Sürgün Gülleri

 

1991 Petrol-İş Şiir Birincilik Ödülü

 

...........................................................................................................................

Pencere Yayınları

 

ISBN 975-8460-13-7

 

Birinci Baskı: Haziran 1993, İstanbul

İkinci Baskı  : Eylül 2000, İstanbul

 

130 sayfa

Almanya’daki fiyatı: 10,- € + Posta masrafı

 

İsteme adresi: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

 

................................................................................................................................

 

Sunuş

 

İlk şiirim 6 Mayıs 1964 tarihli. Isparta Gönen Öğretmen Okulu’nun birinci sınıfında yazmışım. On bir yaşında ayrıldığım Denizli-Honaz’daki babaocağıma, anama, köyüme hasrettir her dizesindeki:

 

AH!...

Ah şu anamı bir görsem

Eğilipde kuru yüzünden öpsem

Ah! Bu gurbetten kurtulupda

Pınarbaşı’nda, kırlarda gezsem.

 

İkide bir ona bakıyorum

Aramızdaki uzaklık çok ki

Heybetli dağları göremiyorum

Ah! Bu yeisten ne zaman kurtulacağım?

 

Arada yirmi dokuz yıl geçti. Çocukluk yıllarımın hasretleri bitmedi. Hasretler, özlemler çeşitlendi, katmerlendi ve ateşlendi!

O yıllarda Isparta’dan Denizli’deki köyümü özlerdim. Türkiye’nin neresine gidersem gideyim, en güzel dağlar çocukluğumun geçtiği, koşup oynadığım köyümün dağlarıydı.

On iki yıldır Almanya’da sürgündeyim. Hasretlerin her çeşidini, özlemlerin her türlüsünü yaşadım ve yaşıyorum. Memleket hasretinin, vatan hasretinin ne olduğunu yaşayan bilir!

Çakırdiken özlenir mi? Özlenir!

Hayıt çiçeğinin kokusu da aranır mı? Aranır!

Toprak her yerde toprak; yağmur her yerde yağmurdur. Ama bizim oraların yaz yağmurlarında tavlanan toprağın kokusu kokar burnunda burcu burcu!...

Çok ülke gezdim. Kazakistan’a kadar gittim. Çeşit çeşit ovalar, dağlar, denizler, nehirler ve insanlar gördüm. Hepsi de kendi yerlerinde güzel. Ama benim için en güzel dağlar, en güzel çiçekler, en güzel baharlar Anadolumunkiler! Ülkeleri gördükçe ateşlendi hasretlerim. Yurduma, insanlarıma, halkıma, gelecek güzel günlere, kuracağımız yeni dünyalara hasretler, özlemler yüreğime sığmaz oldu...

Bu kitabımdaki şiirlerimi sürgün yaşamımda yazdım.

Hepsi de sürgünde açan güllerimdir...

 

Almanya, 20 Nisan 1993                                                           Kemal Yalçın

 

.................................................................................................................................

 

Ödül Töreni’ne Mesaj

14 Aralık 1991

Kırıkkale

 

“Sürgün Gülleri” adlı yayıma hazır dosyamla, 1991 yılında Petrol-İş Kırıkkale Şubesi’nin açmış olduğu şiir yarışmasında Birincilik Ödülü aldım. Ödül Töreni 14 Aralık 1991 günü Kırıkkale’de yapıldı. Pasaportum olmadığından Türkiye’ye gidemedim. Ödülümü benim yerime,  Almanya’dan giden bir arkadaşım aldı ve tören sırasında mesajımı okudu. Bu mesajı, o günlerdeki duygu ve düşüncelerimi yansıttığı için tekrar burada yayınlıyorum.

 

 

Sayın Seçici Kurul Üyeleri,

Sayın Petrol-İş Sendikası Yöneticileri,

Ve Değerli Konuklar

 

Petrol-İş Sendikası Kırıkkale Şubesi’nin düzenlemiş olduğu şiir yarışmasında, “Sürgün Gülleri” adlı, yayıma hazır şiir dosyamı Birincilik Ödülü’ne layık görmenize çok teşekkür ediyorum. Takdirleriniz beni mutlu kıldı. Bana güven, kalemime cesaret, yüreğime şevk verdiniz.

“Sürgün Güleri” benim ilk şiir kitabım. İlk kitabımın birincilik ödülü almasının şiir  yaşamımda önemli bir yeri olacak.

Ödül Töreni’nde, şu anda orada, aranızda olmayı; oradaki sıcak ve onurlu havayı sizlerle birlikte solumayı çok, ama çok isterdim. Ama ne yazık ki gelemiyorum... Gelemiyorum, çünkü hala pasaportum yok!

On yıla yaklaşan sürgün yaşamımda, bana en zor gelen, beni isyan ettiren, dünyanın her ülkesine serbestçe gidebildiğim halde, çok sevdiğim yurduma, Anadoluma gidemememdi. Şimdi de aynı isyan ateşi yakıyor yüreğimi! El kadar bir defter parçası olmadığından şu an sizlerle olamıyorum! Ama bu gün her şeyimle sizlerleyim. Yüreğimin tüm ateşiyle selamlıyorum hepinizi!

 

Değerli konuklar,

Değerli işçi kardeşlerim,

Ve sayın Seçici Kurul Üyeleri,

 

Benim köyümün hemen arkasında çok büyük, çok dik, Honazlıların “Kocakale” dedikleri bir kaya vardır. Çocukluğumda koyun güderken ya da oynarken bu kayanın tepesine çıkar, dağlardan gelen bin bir türlü sesleri dinleyerek güneşin Menderes Ovası’nın enginliklerindeki dağların ardına, akşam kızıltılarının içine batışını seyrederdim. Güneşin batışına üzüldüğüm, çocuk aklımla güneşin batışını durdurmaya çalıştığım çok oldu.

 

Koyun gütmeye, oynamaya, güneşin batışını seyretmeye; uzakları, çok uzakları görmeye çıktığım bu dik ve sarp kayaların bağrında çam ve sakız ağaçları olurdu. Şaşarak bakardım kayaların bağrında kök salan bu ağaçlara...

 

Honaz’ın dağları ve ovası yemyeşildir. Sulaktır. Narenciye dışında her şey yetişir. Ben sulak ovadaki renk renk, boy boy, çeşit çeşit bitkiler ve ağaçlardan çok, kayaların bağrında kök salıp, kayalara meydan okuyan ağaçları sevdim. Güneşin batışına üzülürken, kayaların bağrında boy veren, kocakayaları delip kendine hayat alanı yaratan ağaçlara bakarak; çocukluk anılarımla kafama çakılı duran o çam ve sakız ağaçlarını düşünerek umutlandım.

 

Zamanla güneşin sadece doğada, sadece bizim oralarda değil, insanlık tarihinde, Anadolu halklarının toplumsal gelişim sürecinde de batıp doğduğunu gördüm, öğrendim.

 

Kayalarsa sadece köyümünküler değilmiş, dünyanın her yerinde varmış. Zamanla gördüm ki, insanlık tarihinde kaya gibi, hem de bizin Kocakale’den bin kez büyük, güçlü ve sağlam görünen toplumsal düzenler varmış. Bu kaya gibi düzenler, taş gibi kafalar insanlığı ezermiş, toplumların ilerlemesini lök gibi durdurmak istermiş... İşte bu kaya gibi sağlam bilinen, ama insanları ezen toplumsal kayaların bağrından da kayalara meydan okuyan Hallac-ı Mansur gibi, Seyyit Nesimi gibi, Şeyh Bedreddin, Pir Sultan, Köroğlu, Dadaloğlu gibi, Nazım Hikmet gibi ozanlar, şairler, düşünürler, insanlar yetişmiş. Ve sadece Anadolu’da değil, dünyanın her yerinde böyle insanlar çıkmış...

 

Hallac-ı Mansur’u diri diri yakmışlar.

Nesimi’nin diri diri derisini yüzmüşler.

Şeyh Bedreddin’i, Börklüce Mustafa’yı, Torlak Kemal’i ve on binlerce müridini asmışlar, kafalarını satırdan geçirmişler.

Pir Sultan’ı da öyle...

Köroğlu, Dadaloğlu döğüşe döğüşe gitmiş...

Nazımların ise kimini Karadeniz’de boğdurmuşlar, kimini zindanlarda çürütmüşler... Nazım’ın ise sürgünde duran yüreği Moskaova’da gömülü. Ölüsünden bile korkuyorlar, o “Kaya gibi sağlamız!” diyenler...

 

Değerli konuklar,

 

Hem kayaların bağrında, hem de insanları ezen, toplumsal ilerlemeleri bastıran, “kaya gibi sağlam” toplumsal düzenlerin bağrında boy atan; boynu vurulan, ama kökü kurumayan çiçekler, ağaçlar varoldukça, umudumuzu; yarınlara, yarınlardaki güzel günlere; “ekmek, gül ve hürriyet günlerine” olan o büyük umudumuzu kimse, hiçbir gün batımı, hiçbir geçici yenilgi, hiçbir anafor gölgeleyemez!

 

Bir Bedreddin gider, bin Bedreddin çiçek verir. Bir Pir Sultan asılır, bin Pir Sultan doğar bu Anadolu toprağında...

 

Toprağımıza, halkımıza ve işçi sınıfımıza güvenim tamdır. Bedreddinler yetiştiren bu toprak, bu halk ve işçi sınıfı yeni Bedreddinler, yeni Pir Sultanlar yetiştirir, yetiştirecektir...

 

Bence sanat, özellikle de şiir, her zaman, her şart altında sevgiyle, umutla, özgürlükle insanlığın toplumsal ilerlemesini, mutluluğunu ve özgürlüğünü engelleyen ve bastıran kayaların bağrında bile kök salmalı, hayatı yaratıp savunabilmelidir.

 

Şiirin boynu bükük olamaz. Şiirin başı dik olmalıdır.

Şiir, direnenlerin türküsü, aşkımızın ateşi olabilmelidir.

Şiir, kurşun geçmez karanlıklarda bile yolunu şaşırmamalıdır.

Böylesine şiirler yazmaya çalışıyorum ve çalışacağım.

 

Selam, toprağıma, halkıma, Türkiye işçi sınıfına!

Selam, 12 Eylül’ün karakayalarını parçalayan NETAŞ işçilerine, Bahar Eylemleri’ni yaratanlara!

Selam, petrol işçilerine, Zonguldak işçilerine, Paşabahçe işçilerine!

Selam, karadüzenlerin, karakayaların baskısına, zulmüne boyun eğmeyen Türk aydınlarına, yazarlarına, sanatçılarına!

Kalemim, şiirim, varlığım toprağıma, halkıma; direnen, zincirlerini parçalayan Türkiye İşçi Sınıfına feda olsun!

Saygı ve sevgilerime...

Selam hepinize...

 

Bochum, 10 Aralık 1991                                      Kemal Yalçın

 

.............................................................................................................................

 

Varış

 

Önce sıcak ve berrak bir anadolu güneşi kucaklar

                                                      Uçağın kapısında.

Sonra karşıki dağlar tutar ellerinden.

Basarsın toparağa

Bir mutluluk,

                   Bir ferahlık,

                                      Bir güven.

Uçup gidersin gökyüzünün maviliklerine...

 

Dün müydü,

“Elveda İstanbul!” dediğim

                     Beşitaş İskelesi’nde?

Bu sabah mıydı,

Kuşadası’nda badem çiçeklerini okşadığım?

 

Ne zamandı o,

Çiçeklere bakamadığım,

Türküleri dinleyemediğim sürgün yılları?

 

Bak el sallıyorlar camın ardından

Evet, bu kardeşim, şu da ablam!

Ya şu delikanlı kim acaba?

Ne kadar uzun,

Ne kadar hızlı,

Ne kadar ağır geçmiş zaman.

 

Türkçem, anadilim benim,

Yüreğimin, kalemimin, kulaklarımın hasreti.

Ne güzel seni her yerde duymak,

                                   Her yerde okumak,

                                               Her yere yazabilmek!

Güneşim, Anadolumun, Ege’nin güneşi.

Ne kadar parlak,

                        ne kadar sıcak,

                                       ne kadar yakınsın toprağa!

 

İnsanlarım,

Yanık yüzlü,

Güler yüzlü

Asık yüzlü

Bağırgan.

Çoluk çocuk,

Kadın  erkek,

Genç yaşlı...

Boy boy,

Renk renk,

Kıpır kıpır,

Capcanlı...

 

Ne güzel,

Ne mutlu

Kavuşmak sizlere...

Ne güzel,

Ne mutlu,

Ne tarifsiz

Solumak memleket havasını

Hep birlikte...

 

Ve ne güzel,

Ve ne mutlu

Anılaşan hasret yıllarına

Gönül ferahlığıyla gülebilmek...

Ve sabah rüzgarlarıyla gülümseyen

Denizi, torağı, zeytin ağaçlarını öpebilmek...

 

.................................................................................................................................

 

“Sürgün Gülleri” Davası

 

“Sürgün Gülleri” yayınlanır yayınlanmaz, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Mustafa Ayaz tarafından, Hazırlık No: 1993 / 873, Esas No: 1993 / 965 ile soruşturma başlatıldı. Savcı, İddianamesinde, “Sürgün Gülleri”nin

“5680 sayılı yasanın 16. Maddesi nayara dikkate alınarak; 3713 sayılı yasanın 8/1. – 2. Maddeleri gereğince  ZORALIMINA karar verilmesi(ni)” kamu adına talep etti

 

13.5.1994 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemsi’nde yapılan duruşma sonunda Mahkeme Heyeti oybirliği ile BERAAT kararı verdi.

 

Beraat Kararı, Yüksek Yargıtay 9. Dairesi’nin 27.9.1994 tarihli ilanı ile bozuldu.

Dava tekrar başladı.

Daha önce beraat kararı veren İstanbul 3 Nolu DGM Başkan ve Üyeleri kitabımı 3713 sayılı yasanın 8/2 Maddesine göre cezalandırdı.

 

 

Bu mahkumiyet kararına 1995 yılında itiraz edildi.

Dava temyize gitti.

Temyiz Mahkemesi, İstanbul 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin mahkumiyet kararını 1997 yılı sonunda sanık lehinde bozdu.

 

“Sürgün Gülleri” üçüncü kez İstanbul 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanmaya başlandı.

Yıl 1999 oldu. Avrupa Birliği sürecinde yasalar değişti.

İstanbul 3 Nolu Devlet güvenlik Mahkemesi mahkumiyet kararını, tekrarı halinde iki kat artırılması koşuluyla üç yıl erteledi.

Yeni Kitap

SüryanilerVeSEYFO kitap kapaklari
Bu kitabımda, dünden bugüne Süryanilerin tarihini, 1915’te SEYFO olarak adlandırılan soykırım sırasında Süryanilerin başlarına gelenleri... [Devam]

Özyaşam

kemalyalcin1
Kemal Yalçın, 05.09.1952 günü Denizli'nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Çapa...[Devam oku]

 

Kitaplar

books 1149959 1920
İlk şiirimi 1964 yılında, Isparta Gönen Öğretmen Okulu birinci sınıf öğrencisi iken yazmıştım. Düzenli yazmaya 1973’de başladım. [Devam oku]

Şiirler

young girl 1149701 1920
Yazarlık hayatıma şiirle başladım. En zor günlerimde, en yalnız anlarımda, en duygusal hallerimde şiir benim elimden tuttu. [Devam oku]

Yazılar

book 1091627 1920
Şiir, öykü ve romanın dışında, düşünce ve görüşlerimi deneme, makale, gazete yazısı biçimlerinde dile getiriyorum. [Devam oku]

Yazarlar

fgd
Bu dünya gelimli gidimli bir dünya. Sevgili dostlarımı, değerli yazar arkadaşlarımı birer birer sonsuzluğa uğurladık. Onları bu sayfada... [Devam oku]

Sürgün Gülleri

 

1991 Petrol-İş Şiir Birincilik Ödülü

 

...........................................................................................................................

Pencere Yayınları

 

ISBN 975-8460-13-7

 

Birinci Baskı: Haziran 1993, İstanbul

İkinci Baskı  : Eylül 2000, İstanbul

 

130 sayfa

Almanya’daki fiyatı: 10,- € + Posta masrafı

 

İsteme adresi: This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

 

................................................................................................................................

 

Sunuş

 

İlk şiirim 6 Mayıs 1964 tarihli. Isparta Gönen Öğretmen Okulu’nun birinci sınıfında yazmışım. On bir yaşında ayrıldığım Denizli-Honaz’daki babaocağıma, anama, köyüme hasrettir her dizesindeki:

 

AH!...

Ah şu anamı bir görsem

Eğilipde kuru yüzünden öpsem

Ah! Bu gurbetten kurtulupda

Pınarbaşı’nda, kırlarda gezsem.

 

İkide bir ona bakıyorum

Aramızdaki uzaklık çok ki

Heybetli dağları göremiyorum

Ah! Bu yeisten ne zaman kurtulacağım?

 

Arada yirmi dokuz yıl geçti. Çocukluk yıllarımın hasretleri bitmedi. Hasretler, özlemler çeşitlendi, katmerlendi ve ateşlendi!

O yıllarda Isparta’dan Denizli’deki köyümü özlerdim. Türkiye’nin neresine gidersem gideyim, en güzel dağlar çocukluğumun geçtiği, koşup oynadığım köyümün dağlarıydı.

On iki yıldır Almanya’da sürgündeyim. Hasretlerin her çeşidini, özlemlerin her türlüsünü yaşadım ve yaşıyorum. Memleket hasretinin, vatan hasretinin ne olduğunu yaşayan bilir!

Çakırdiken özlenir mi? Özlenir!

Hayıt çiçeğinin kokusu da aranır mı? Aranır!

Toprak her yerde toprak; yağmur her yerde yağmurdur. Ama bizim oraların yaz yağmurlarında tavlanan toprağın kokusu kokar burnunda burcu burcu!...

Çok ülke gezdim. Kazakistan’a kadar gittim. Çeşit çeşit ovalar, dağlar, denizler, nehirler ve insanlar gördüm. Hepsi de kendi yerlerinde güzel. Ama benim için en güzel dağlar, en güzel çiçekler, en güzel baharlar Anadolumunkiler! Ülkeleri gördükçe ateşlendi hasretlerim. Yurduma, insanlarıma, halkıma, gelecek güzel günlere, kuracağımız yeni dünyalara hasretler, özlemler yüreğime sığmaz oldu...

Bu kitabımdaki şiirlerimi sürgün yaşamımda yazdım.

Hepsi de sürgünde açan güllerimdir...

 

Almanya, 20 Nisan 1993                                                           Kemal Yalçın

 

.................................................................................................................................

 

Ödül Töreni’ne Mesaj

14 Aralık 1991

Kırıkkale

 

“Sürgün Gülleri” adlı yayıma hazır dosyamla, 1991 yılında Petrol-İş Kırıkkale Şubesi’nin açmış olduğu şiir yarışmasında Birincilik Ödülü aldım. Ödül Töreni 14 Aralık 1991 günü Kırıkkale’de yapıldı. Pasaportum olmadığından Türkiye’ye gidemedim. Ödülümü benim yerime,  Almanya’dan giden bir arkadaşım aldı ve tören sırasında mesajımı okudu. Bu mesajı, o günlerdeki duygu ve düşüncelerimi yansıttığı için tekrar burada yayınlıyorum.

 

 

Sayın Seçici Kurul Üyeleri,

Sayın Petrol-İş Sendikası Yöneticileri,

Ve Değerli Konuklar

 

Petrol-İş Sendikası Kırıkkale Şubesi’nin düzenlemiş olduğu şiir yarışmasında, “Sürgün Gülleri” adlı, yayıma hazır şiir dosyamı Birincilik Ödülü’ne layık görmenize çok teşekkür ediyorum. Takdirleriniz beni mutlu kıldı. Bana güven, kalemime cesaret, yüreğime şevk verdiniz.

“Sürgün Güleri” benim ilk şiir kitabım. İlk kitabımın birincilik ödülü almasının şiir  yaşamımda önemli bir yeri olacak.

Ödül Töreni’nde, şu anda orada, aranızda olmayı; oradaki sıcak ve onurlu havayı sizlerle birlikte solumayı çok, ama çok isterdim. Ama ne yazık ki gelemiyorum... Gelemiyorum, çünkü hala pasaportum yok!

On yıla yaklaşan sürgün yaşamımda, bana en zor gelen, beni isyan ettiren, dünyanın her ülkesine serbestçe gidebildiğim halde, çok sevdiğim yurduma, Anadoluma gidemememdi. Şimdi de aynı isyan ateşi yakıyor yüreğimi! El kadar bir defter parçası olmadığından şu an sizlerle olamıyorum! Ama bu gün her şeyimle sizlerleyim. Yüreğimin tüm ateşiyle selamlıyorum hepinizi!

 

Değerli konuklar,

Değerli işçi kardeşlerim,

Ve sayın Seçici Kurul Üyeleri,

 

Benim köyümün hemen arkasında çok büyük, çok dik, Honazlıların “Kocakale” dedikleri bir kaya vardır. Çocukluğumda koyun güderken ya da oynarken bu kayanın tepesine çıkar, dağlardan gelen bin bir türlü sesleri dinleyerek güneşin Menderes Ovası’nın enginliklerindeki dağların ardına, akşam kızıltılarının içine batışını seyrederdim. Güneşin batışına üzüldüğüm, çocuk aklımla güneşin batışını durdurmaya çalıştığım çok oldu.

 

Koyun gütmeye, oynamaya, güneşin batışını seyretmeye; uzakları, çok uzakları görmeye çıktığım bu dik ve sarp kayaların bağrında çam ve sakız ağaçları olurdu. Şaşarak bakardım kayaların bağrında kök salan bu ağaçlara...

 

Honaz’ın dağları ve ovası yemyeşildir. Sulaktır. Narenciye dışında her şey yetişir. Ben sulak ovadaki renk renk, boy boy, çeşit çeşit bitkiler ve ağaçlardan çok, kayaların bağrında kök salıp, kayalara meydan okuyan ağaçları sevdim. Güneşin batışına üzülürken, kayaların bağrında boy veren, kocakayaları delip kendine hayat alanı yaratan ağaçlara bakarak; çocukluk anılarımla kafama çakılı duran o çam ve sakız ağaçlarını düşünerek umutlandım.

 

Zamanla güneşin sadece doğada, sadece bizim oralarda değil, insanlık tarihinde, Anadolu halklarının toplumsal gelişim sürecinde de batıp doğduğunu gördüm, öğrendim.

 

Kayalarsa sadece köyümünküler değilmiş, dünyanın her yerinde varmış. Zamanla gördüm ki, insanlık tarihinde kaya gibi, hem de bizin Kocakale’den bin kez büyük, güçlü ve sağlam görünen toplumsal düzenler varmış. Bu kaya gibi düzenler, taş gibi kafalar insanlığı ezermiş, toplumların ilerlemesini lök gibi durdurmak istermiş... İşte bu kaya gibi sağlam bilinen, ama insanları ezen toplumsal kayaların bağrından da kayalara meydan okuyan Hallac-ı Mansur gibi, Seyyit Nesimi gibi, Şeyh Bedreddin, Pir Sultan, Köroğlu, Dadaloğlu gibi, Nazım Hikmet gibi ozanlar, şairler, düşünürler, insanlar yetişmiş. Ve sadece Anadolu’da değil, dünyanın her yerinde böyle insanlar çıkmış...

 

Hallac-ı Mansur’u diri diri yakmışlar.

Nesimi’nin diri diri derisini yüzmüşler.

Şeyh Bedreddin’i, Börklüce Mustafa’yı, Torlak Kemal’i ve on binlerce müridini asmışlar, kafalarını satırdan geçirmişler.

Pir Sultan’ı da öyle...

Köroğlu, Dadaloğlu döğüşe döğüşe gitmiş...

Nazımların ise kimini Karadeniz’de boğdurmuşlar, kimini zindanlarda çürütmüşler... Nazım’ın ise sürgünde duran yüreği Moskaova’da gömülü. Ölüsünden bile korkuyorlar, o “Kaya gibi sağlamız!” diyenler...

 

Değerli konuklar,

 

Hem kayaların bağrında, hem de insanları ezen, toplumsal ilerlemeleri bastıran, “kaya gibi sağlam” toplumsal düzenlerin bağrında boy atan; boynu vurulan, ama kökü kurumayan çiçekler, ağaçlar varoldukça, umudumuzu; yarınlara, yarınlardaki güzel günlere; “ekmek, gül ve hürriyet günlerine” olan o büyük umudumuzu kimse, hiçbir gün batımı, hiçbir geçici yenilgi, hiçbir anafor gölgeleyemez!

 

Bir Bedreddin gider, bin Bedreddin çiçek verir. Bir Pir Sultan asılır, bin Pir Sultan doğar bu Anadolu toprağında...

 

Toprağımıza, halkımıza ve işçi sınıfımıza güvenim tamdır. Bedreddinler yetiştiren bu toprak, bu halk ve işçi sınıfı yeni Bedreddinler, yeni Pir Sultanlar yetiştirir, yetiştirecektir...

 

Bence sanat, özellikle de şiir, her zaman, her şart altında sevgiyle, umutla, özgürlükle insanlığın toplumsal ilerlemesini, mutluluğunu ve özgürlüğünü engelleyen ve bastıran kayaların bağrında bile kök salmalı, hayatı yaratıp savunabilmelidir.

 

Şiirin boynu bükük olamaz. Şiirin başı dik olmalıdır.

Şiir, direnenlerin türküsü, aşkımızın ateşi olabilmelidir.

Şiir, kurşun geçmez karanlıklarda bile yolunu şaşırmamalıdır.

Böylesine şiirler yazmaya çalışıyorum ve çalışacağım.

 

Selam, toprağıma, halkıma, Türkiye işçi sınıfına!

Selam, 12 Eylül’ün karakayalarını parçalayan NETAŞ işçilerine, Bahar Eylemleri’ni yaratanlara!

Selam, petrol işçilerine, Zonguldak işçilerine, Paşabahçe işçilerine!

Selam, karadüzenlerin, karakayaların baskısına, zulmüne boyun eğmeyen Türk aydınlarına, yazarlarına, sanatçılarına!

Kalemim, şiirim, varlığım toprağıma, halkıma; direnen, zincirlerini parçalayan Türkiye İşçi Sınıfına feda olsun!

Saygı ve sevgilerime...

Selam hepinize...

 

Bochum, 10 Aralık 1991                                      Kemal Yalçın

 

.............................................................................................................................

 

Varış

 

Önce sıcak ve berrak bir anadolu güneşi kucaklar

                                                      Uçağın kapısında.

Sonra karşıki dağlar tutar ellerinden.

Basarsın toparağa

Bir mutluluk,

                   Bir ferahlık,

                                      Bir güven.

Uçup gidersin gökyüzünün maviliklerine...

 

Dün müydü,

“Elveda İstanbul!” dediğim

                     Beşitaş İskelesi’nde?

Bu sabah mıydı,

Kuşadası’nda badem çiçeklerini okşadığım?

 

Ne zamandı o,

Çiçeklere bakamadığım,

Türküleri dinleyemediğim sürgün yılları?

 

Bak el sallıyorlar camın ardından

Evet, bu kardeşim, şu da ablam!

Ya şu delikanlı kim acaba?

Ne kadar uzun,

Ne kadar hızlı,

Ne kadar ağır geçmiş zaman.

 

Türkçem, anadilim benim,

Yüreğimin, kalemimin, kulaklarımın hasreti.

Ne güzel seni her yerde duymak,

                                   Her yerde okumak,

                                               Her yere yazabilmek!

Güneşim, Anadolumun, Ege’nin güneşi.

Ne kadar parlak,

                        ne kadar sıcak,

                                       ne kadar yakınsın toprağa!

 

İnsanlarım,

Yanık yüzlü,

Güler yüzlü

Asık yüzlü

Bağırgan.

Çoluk çocuk,

Kadın  erkek,

Genç yaşlı...

Boy boy,

Renk renk,

Kıpır kıpır,

Capcanlı...

 

Ne güzel,

Ne mutlu

Kavuşmak sizlere...

Ne güzel,

Ne mutlu,

Ne tarifsiz

Solumak memleket havasını

Hep birlikte...

 

Ve ne güzel,

Ve ne mutlu

Anılaşan hasret yıllarına

Gönül ferahlığıyla gülebilmek...

Ve sabah rüzgarlarıyla gülümseyen

Denizi, torağı, zeytin ağaçlarını öpebilmek...

 

.................................................................................................................................

 

“Sürgün Gülleri” Davası

 

“Sürgün Gülleri” yayınlanır yayınlanmaz, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı Mustafa Ayaz tarafından, Hazırlık No: 1993 / 873, Esas No: 1993 / 965 ile soruşturma başlatıldı. Savcı, İddianamesinde, “Sürgün Gülleri”nin

“5680 sayılı yasanın 16. Maddesi nayara dikkate alınarak; 3713 sayılı yasanın 8/1. – 2. Maddeleri gereğince  ZORALIMINA karar verilmesi(ni)” kamu adına talep etti

 

13.5.1994 tarihinde İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemsi’nde yapılan duruşma sonunda Mahkeme Heyeti oybirliği ile BERAAT kararı verdi.

 

Beraat Kararı, Yüksek Yargıtay 9. Dairesi’nin 27.9.1994 tarihli ilanı ile bozuldu.

Dava tekrar başladı.

Daha önce beraat kararı veren İstanbul 3 Nolu DGM Başkan ve Üyeleri kitabımı 3713 sayılı yasanın 8/2 Maddesine göre cezalandırdı.

 

 

Bu mahkumiyet kararına 1995 yılında itiraz edildi.

Dava temyize gitti.

Temyiz Mahkemesi, İstanbul 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nin mahkumiyet kararını 1997 yılı sonunda sanık lehinde bozdu.

 

“Sürgün Gülleri” üçüncü kez İstanbul 3 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde yargılanmaya başlandı.

Yıl 1999 oldu. Avrupa Birliği sürecinde yasalar değişti.

İstanbul 3 Nolu Devlet güvenlik Mahkemesi mahkumiyet kararını, tekrarı halinde iki kat artırılması koşuluyla üç yıl erteledi.

-->

Dünya bizim vatanımız

Konuk Defteri

books 925891 1920
Kitaplarım, şiirlerim, edebiyat çalışmalarım hakkında okuyucularımdan, arkadaşlarımdan çeşitli mektuplar, yazılar alıyorum. Bunlardan bazılarını, uygun gördüklerimi burada yayınlıyorum. [Devam]

Eğitim

bookshelf 413705 1920
İlkokuldan sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na ve daha sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gittim. Toplam 10 yıl yatılı öğrenci olarak okudum. [Devam oku]

Sipariş

gifts 570821 1920
Bu web sitesinde tanıtılan kitapların tümü buradan sipariş edilebilir. İyi okumalar. [Devam]