Sarı Gelin – Sari Gyalin

Şirin, Almanya’da doğup büyüdü. Kendisini Adıyamanlı Kürt Hacı İbrahim’in kızı olarak biliyordu. On iki yaşında, tesadüfen annesinin ve babasının Ermeni olduğunu; kendilerine „Bizimkiler“ dendiğini öğrendi.

 Çok üzüldü. On üçünde saçlarına aklar düştü.

 

„Bizimkiler“ 1915 faciasından kurtulabilen; sonradan zorla Müslümanlaşan; görünürde Müslüman, aslında Hristiyan olarak

Anadolu’da yaşamak zorunda kalan Ermenilerdir.

Bu kitapta Adıyamanlı „Bizimkiler“in gerçek hayatlarından manzaraları ve insan hallerini aynen kaleme aldım.

 

„Sarı Gelin / Sari Gyalin“i kimliği unutturulmuş, kişiliği parçalanmış Şirin’in kendini ve kültürel kimliğini arayışını; iç dünyasındaki arınmayı; düşüncelerindeki aydınlanmayı gösterebilmek için yazdım.

Verdiğim emekler, doksan yıldır dimeyen acıların bitmesine; bireysel ve toplumsal vicdanımızın özgürleşip rahatlamasına;

Türkiye’de barış kültürünün gelişmesine katkıda bulunursa mutlu olacağım.

 

„Sarı Gelin“ mi, „Sari Gyalin“ mi?

Amacım ikisinin de acısını derinden duyabilmektir.

Türkçesi olsun, Ermenicesi olsun „Sarı Gelin“i, „Sari Gyalin“i;

 barış, kardeşlik, sevgi türkülerini;

çok sesli, çok renkli , uyumlu bir koro gibi;

Anadolu’nun bağrında, özgürce söyleyebileceğimiz

günleri göreceğimizi umuyorum.

 

Kemal Yalçın

 

Almanya’da 1. Baskı

Yazarın kendi yayını, Köln, Eylül 2004

 

ISBN: 3-00-010994-3

 

336 Sayfa

 

Almanya’daki fiyatı: 16.80€ + posta masrafı

 

İsteme adresi:

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

 

Türkiye’de 2. Baskı

 

Birzamanlar Yayıncılık, İstanbul, Şubat 2006

 

ISBN: 975- 6158-05-0

 

İsteme adresi:

 

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

www.birzamanlaryayincilik.com

Tel:0090-212-523 25 06

 

K İ T A P  E L E Ş T İ R İ L E R İ   

Editör: A.Ömer Türkeş

 

YALÇIN, KEMAL Fiyatı: 26,00 YTL %10 indirimli Pandora fiyatı: 23,40 YTL (23.400.000 TL)  sepete ekle (stoktan teslim)                         

1952 yılında Denizli’nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen İlköğretmen Okulu’nda okudu. İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1973- 1978 yıllarında Kırşehir-Kaman ve İstanbul Kabataş liselerinde felsefe öğretmenliği yaptı. 1975-1976 yıllarında TOB-DER Genel Yönetim Kurulu’nda görev aldı. 1978-1980 yıllarında gazetecilik ve yayıncılık yaptı. 1982 yılında Federal Almanya’ya gitti. 1989 yılından beri Bochum şehrinde Türkçe anadil öğretmenliği yapıyor. Roman, öykü, şiir, araştırma ve çocuk kitapları yayınladı. Kitapları Yunanca, Almanca, Ermenice, Hollandaca ve İngilizceye çevrildi.

1998 Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Özel Ödülü'nü kazanan “Emanet Çeyiz” romanında, emanet bir çeyizin sahibini arayan bir adamın hikayesini anlatmıştı Kemal Yalçın. Yaşanmış olaylardan yola çıkan ve roman kahramanının kendisi olduğunu saklamayan Yalçın, 1924 mübadelesiyle göç eden, 6-7 Eylül Olayları sırasında doğduğu toprakları terk atmak zorunda bırakılan ama bir gün dönecekleri umuduna hala sıkıca bağlı insanların acılarını paylaşmamızı sağlamıştı. 2000 yılında yazdığı ama Türkiye’de ancak geçtiğimiz günlerde yayımlanan anı-romanı “Seninle Güler Yüreğim”de de benzer bir temayı başka bir halk özelinde incelemiş. Kemal Yalçın, savaşın dehşetini yaşayan, topraklarından sürülen, yaşamak için kimliklerini gizlemek zorunda kalan Anadolu’nun kadim bir halkının, Ermenilerin acılarını dillendiriyor…

Roman mı, Sözlü Tarih mi?

Seninle Güler Yüreğim 2000 yılında Doğan Kitapçılık tarafından basılmış ama “nedense” dağıtıma çıkarılmamış. Bu kadarla da kalmıyor kitabın başına gelenler; 2002 yılında yazarına haber dahi verilmeden, İstanbul 13. Noteri huzurunda kıyma makinesi ile ‘İMHA’ edilmiş. Sadece bu imha olayı bile Ermeni meselesini resmi tarihin ve Türk milliyetçiliğinin penceresinden görmeyenlerin başına neler gelebileceğinin simgesel bir kanıtı değil mi?

Ermeni meselesine 2004 yılı Ekim ayında Almanya’da yayımlanan “Sarı Gelin-Sari Gyalin” adlı üçüncü romanında da değindiğini söylüyor Kemal Yalçın. Ancak Türkiye’de yayımlanan iki kitabı için roman nitelemesi yapmak biraz zor. Aslında kurgusal bir çerçeveye yerleştirilmiş söyleşiler yapıyor Yalçın. Zaten anlatıcı ile yazarın aynı kişi olduğunu ve anlatılanların yaşanmışlığını inkar da etmemiş. Almanya’da tanıştığı Türkiyeli bir Ermeni kadının –dil okulundaki öğretmeni Meline’nin- anlattıklarından etkilenerek başlamış kitabına.

Birinci Bölüm’ün başlığı “Sormak Aklıma Gelmedi”, Kemal Yalçın’ın özeleştirisi gibi okunabilir. Meline’ye kim olduğunu sormayı akıl dahi etmemek aslında onun suçu değildir. Hikayenin ilerleyen sayfalarında bu tutum bir Türk kadının ağzından şöyle özetlenir:

“Türklerle Ermeniler arasında gerçek, içten, samimi bir diyalog, bir ilişki yok. Ermeni bir kişiyle ilişkisi olan bir Türk, karşısındaki insanın Ermeni olmaktan dolayı çektiği acıları pek anlamak istemiyor. Her Ermeninin geçmişinde büyük acılar olduğunu düşünmek istemiyor. Kısacası, Ermeniyi kendine benzeterek kabul ediyor. Oysa gerçek dostluklar karşındaki insanın farklılığına, başkalığına içten saygı duyarak ve bu farklılıkları anlamaya çalışarak gelişebilir...”

Yazar Meline’nin geçmişini sormayı akıl dahi edemenin kefaretini ödemek için -İkinci Bölüm’de- yollara düşer. Ne var ki Amasya’da, Taşova’da, Erbaa’da, Erzurum’da, Merzifon’da, Şebinkarahisar’da, Kayseri ve Karaman’da, kısacası 2000’li yılların Anadolu’sunda Ermeni izlerini sürmek hiç kolay değildir;

“Kime sorsak? Nereye gitsek? Efendi bu iş Rum işine benzemez! Herkese soramazsın! Her yere gidemezsin! Haydi bulduk birini diyelim. Acaba sana güvenip konuşur mu? Bu insanlar ölüm artıklarıdır! Korku iliklerine işlemiştir. Bir zamanlar bir iki Ermeni müşterim vardı. ‘Dönme’ falan değillerdi. Konuşmaya çekinirlerdi. ‘Dönmelik’ daha zor. Kimin kimsen kalmamış. Koca dünyada tutunacak bir dalı olmamak nedir, bilir misin? Şu Amasya’da bırakalım Ermeni olmayı; bir Alevi olmanın ne demek olduğunu bilir misin?”

Ama yine de önce birkaç kişiye, onların yardımıyla başkalarına ulaşıyor Yalçın. Belki de ilk kez bir Türk, onların özgeçmişlerini soruyor; üstü örtülen, unutturulan “hatıralarını canlandırmak istiyor. Bazıları ona güvenerek hem kapılarını, hem de yüreklerini, gönüllerini, düşüncelerini, belleklerini açmış, bazıları yazılmamak koşuluyla anlatmış. Kimi adının yazılmasını istememiş, kimi, ”adımı da yaz, resmimi de çek, anlattıklarımı da aynen yaz!” demiş. Sonuçta bu kitapta konuşanlar, konuşamayanların, konuşmak istemeyenlerin sıradan birer temsilcisi olmuş. Anlatılanlarsa sadece duygu ve düşünce değil; ya kendisinin ya da soyunun, ailesinin yaşam öyküsü…

Türk romanında Ermeniler ya da edebiyatın amnezisi

Ne bu acılı hikayeler ne de Anadolu’nun kıyamet çağı üzerinde duracağım. İttihat Terakki’nin muhteris paşalarının, özellikle Enver ve Talat Paşa’ların sahneye koyduğu dramlarda Türk, Kürt, Arap, Rum ve Ermeni, yüz binlerce insanın hayatının karardığını biliyoruz. Kitabı okurken beni asıl öfkelendiren ve üzen, Cumhuriyet döneminde bu acıların sarılmamasıdır. Hatta tam tersine, yaraların kabuk bağlamasına –bilerek ve isteyerek- izin verilmemiş; 1915’teki tehcirinin acısı 1942’deki Varlık Vergisi sürecinde, 1955 yılındaki 6/7 Eylül Olayları’nda ve 1960 sonrasındaki “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyalarında yeniden hissettirilmiştir. Ermeni olmanın bir başka kimlikten tehlikesiz sayıldığı yegane mekanın 12 Eylül işkencehaneleri olması içimizi rahatlatmıyor elbette!..

Asıl sorgulanması gereken bütün bu süreçlere edebiyatın gösterdiği duyarsızlık. Edebiyatın bellek tutulmasının nedenini hiç kuşkusuz Cumhuriyet dönemindeki siyasal baskıların yazarların elinden tarih yazma imkanını almasına, bütün bir tarihi tek bir kalemden çıkarmayı hedeflemiş olmasına bağlayabiliriz. Pek çok toplumsal/tarihsel mesele gibi, Ermeni meselesi de Türk edebiyatında “yokluğuyla”, adının anılmamasıyla vardır. Erol Köroğlu’nun ifadesiyle, “bu yokluk, milliyetçilikle, Türk milli kimliğinin inşasıyla bağlantılıdır. ‘Kurtuluş Savaşı romanları’ olarak adlandırılıp 1908’den 1920’lere uzanan dönemi ele alan romanlar, yakın tarihi kurmaca boyutunda yorumlamak ya da temsil etmekle yetinen metinler değildir. Bu metinler, dönemin iktidarıyla uyum içerisinde, milliyetçi söylemin kültürel hegemonyasını inşa etmenin araçları olarak işlev görürler. Kaygıları ortaktır: Yakın tarihi iktidarın anlayışı doğrultusunda yorumlamak, bu tarihin şimdiye yararlı olan kısımlarını alıp zararlı kısımlarını ayıklamak….”

Acaba geçmişin anımsanmasının, tehlikeli olabilecek bazı şeylerin iç yüzünün anlaşılmasına yol açacağından mı korkulmuştur. Yoksa kurulu düzen, belleğin yıkıcı işlevinden mi endişe duymaktadır. Çünkü H. Marcuse’nin de belirttiği gibi, “anımsama, verilmiş gerçeklerden bir kopuş biçimi; kısa sürelerle de olsa, verilmiş gerçeklerin her an duyulan gücünü kesen bir ‘dolayımlaşma’ biçimidir. Bellek, geçmiş dehşeti ve umudu yeniler. Her ikisi de yeniden canlanır. Ancak gerçekleştikleri zaman, dehşet daima yeni kalıplar içinde yeniden oluşur, ama umut, umut olarak kalır. Belleğin sakladığı tarihtir”

Cumhuriyet döneminde yayımlanan beş bini aşkın roman arasında Ermeni tehcirinden söz eden roman sayısının azlığı dikkat çekicidir. Öyle ki bu romanları bu yazının bir tek paragrafına sığdırabiliyoruz: Kemal M. Altınkaya’nın “Dalga Geçen Adam” (1945), Hikmet Ilgaz’ın “Şark Yıldızı” (1953), Kemal Tahir’in “Büyük Mal” (1970) ve “Bir Mülkiyet Kalesi” (1977), Ali Fuat Ayral’ın “Kizik Duran Geliyor” (1973), Ayhan Büyükünal’ın “Nerede Kırçiçeklerim” (1973), Barbaros Baykara’nın “Nefret Köprüsü” (1974), Zebercet Coşkun’un “Haçin” (1975), Mustafa Yeşilova’nın “Kopo” (1978) ve “Karasu (1981), Ahmet Dumlu’nun “Düşman Yarası” (1982), Turgay Daloğlu’nun “Ermeni Zulmü” (1983), Yaşar Kemal’in “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” (1998), Baran Funderman’ın “Gavur Elo” (1999), Doğan Akhanlı’nın “Kıyamet Günü Yargıçları” (1999), Ahmet Ümit’in “Patasana” (2001), Ayşenur Yazıcı’nın “Bedriye” (2002), Doğan Akhanlı’nın “Madonna'nın Son Hayali” (2005), Erdal Erkut’un “Asala'dan Bir Kız Sevdim” (2005), İrfan Palalı’nın “Tehcir Çocukları” (2005), Yılmaz Ünlü’nün “Giritli Gelin” (2005), Zebercet Coşkun’un “Haçin Ve Çallıyan Efendi” (2005), Şevki İşbilen’in “Hz. Davud’un Yıldızı” (2006), Arif Irgaç’ın “Kervankıran Bir Yıldız Hikayesi” (2006) ve Kemal Yalçın’ın “Seninle Güler Yüreğim” (2006) romanlarında dile gelen tehcir yorumlarının büyük çoğunluğu resmi tarih tezlerini çoğaltmakla yetinmiştir. Farklı tavır sergileyenleri ayırmak hakkaniyetli olur: Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Doğan Akhanlı, Ayşenur Yazıcı, İrfan Palalı, Arif Irgaç ve Kemal Yalçın.

Ortak bir “sivil hafıza”ya sahip olmak, tarihin çoğul bir okumasını yapabilmeyi, başka pencerelerden bakan, başka sokaklara açılan tarih anlatıları olarak anılarımızdan ve edebi metinlerden beslenmeyi gerektirir. “Hatırlama ve hatıraların dile getirilmesi hem kişilerin, hem de toplumun ruh sağlığı açısından önemlidir” derken haklıdır Kemal Yalçın; “davranışlarımızı, tepkilerimizi, düşünme tarzımızı, kimliğimizi etkileyen bilincimizin çok derinlerindeki ‘hatıra’ları, önyargıları, şartlanmaları, korkuları, tabuları samimi olarak konuşmak insanı ve toplumu rahatlatır. İnsanın kendi kendisiyle barışmasına yardımcı olur. Toplumsal barış ya da barış kültürü, toplumun bilinç altının güven, hoşgörü, sevgi, farklılıklara saygı temelinde temizlenmesi değil midir?

 

Yeni Kitap

SüryanilerVeSEYFO kitap kapaklari
Bu kitabımda, dünden bugüne Süryanilerin tarihini, 1915’te SEYFO olarak adlandırılan soykırım sırasında Süryanilerin başlarına gelenleri... [Devam]

Özyaşam

kemalyalcin1
Kemal Yalçın, 05.09.1952 günü Denizli'nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Çapa...[Devam oku]

 

Kitaplar

books 1149959 1920
İlk şiirimi 1964 yılında, Isparta Gönen Öğretmen Okulu birinci sınıf öğrencisi iken yazmıştım. Düzenli yazmaya 1973’de başladım. [Devam oku]

Şiirler

young girl 1149701 1920
Yazarlık hayatıma şiirle başladım. En zor günlerimde, en yalnız anlarımda, en duygusal hallerimde şiir benim elimden tuttu. [Devam oku]

Yazılar

book 1091627 1920
Şiir, öykü ve romanın dışında, düşünce ve görüşlerimi deneme, makale, gazete yazısı biçimlerinde dile getiriyorum. [Devam oku]

Yazarlar

fgd
Bu dünya gelimli gidimli bir dünya. Sevgili dostlarımı, değerli yazar arkadaşlarımı birer birer sonsuzluğa uğurladık. Onları bu sayfada... [Devam oku]

Sarı Gelin – Sari Gyalin

Şirin, Almanya’da doğup büyüdü. Kendisini Adıyamanlı Kürt Hacı İbrahim’in kızı olarak biliyordu. On iki yaşında, tesadüfen annesinin ve babasının Ermeni olduğunu; kendilerine „Bizimkiler“ dendiğini öğrendi.

 Çok üzüldü. On üçünde saçlarına aklar düştü.

 

„Bizimkiler“ 1915 faciasından kurtulabilen; sonradan zorla Müslümanlaşan; görünürde Müslüman, aslında Hristiyan olarak

Anadolu’da yaşamak zorunda kalan Ermenilerdir.

Bu kitapta Adıyamanlı „Bizimkiler“in gerçek hayatlarından manzaraları ve insan hallerini aynen kaleme aldım.

 

„Sarı Gelin / Sari Gyalin“i kimliği unutturulmuş, kişiliği parçalanmış Şirin’in kendini ve kültürel kimliğini arayışını; iç dünyasındaki arınmayı; düşüncelerindeki aydınlanmayı gösterebilmek için yazdım.

Verdiğim emekler, doksan yıldır dimeyen acıların bitmesine; bireysel ve toplumsal vicdanımızın özgürleşip rahatlamasına;

Türkiye’de barış kültürünün gelişmesine katkıda bulunursa mutlu olacağım.

 

„Sarı Gelin“ mi, „Sari Gyalin“ mi?

Amacım ikisinin de acısını derinden duyabilmektir.

Türkçesi olsun, Ermenicesi olsun „Sarı Gelin“i, „Sari Gyalin“i;

 barış, kardeşlik, sevgi türkülerini;

çok sesli, çok renkli , uyumlu bir koro gibi;

Anadolu’nun bağrında, özgürce söyleyebileceğimiz

günleri göreceğimizi umuyorum.

 

Kemal Yalçın

 

Almanya’da 1. Baskı

Yazarın kendi yayını, Köln, Eylül 2004

 

ISBN: 3-00-010994-3

 

336 Sayfa

 

Almanya’daki fiyatı: 16.80€ + posta masrafı

 

İsteme adresi:

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

 

Türkiye’de 2. Baskı

 

Birzamanlar Yayıncılık, İstanbul, Şubat 2006

 

ISBN: 975- 6158-05-0

 

İsteme adresi:

 

This email address is being protected from spambots. You need JavaScript enabled to view it.

www.birzamanlaryayincilik.com

Tel:0090-212-523 25 06

 

K İ T A P  E L E Ş T İ R İ L E R İ   

Editör: A.Ömer Türkeş

 

YALÇIN, KEMAL Fiyatı: 26,00 YTL %10 indirimli Pandora fiyatı: 23,40 YTL (23.400.000 TL)  sepete ekle (stoktan teslim)                         

1952 yılında Denizli’nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen İlköğretmen Okulu’nda okudu. İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu ve İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Felsefe Bölümü’nü bitirdi. 1973- 1978 yıllarında Kırşehir-Kaman ve İstanbul Kabataş liselerinde felsefe öğretmenliği yaptı. 1975-1976 yıllarında TOB-DER Genel Yönetim Kurulu’nda görev aldı. 1978-1980 yıllarında gazetecilik ve yayıncılık yaptı. 1982 yılında Federal Almanya’ya gitti. 1989 yılından beri Bochum şehrinde Türkçe anadil öğretmenliği yapıyor. Roman, öykü, şiir, araştırma ve çocuk kitapları yayınladı. Kitapları Yunanca, Almanca, Ermenice, Hollandaca ve İngilizceye çevrildi.

1998 Abdi İpekçi Dostluk ve Barış Özel Ödülü'nü kazanan “Emanet Çeyiz” romanında, emanet bir çeyizin sahibini arayan bir adamın hikayesini anlatmıştı Kemal Yalçın. Yaşanmış olaylardan yola çıkan ve roman kahramanının kendisi olduğunu saklamayan Yalçın, 1924 mübadelesiyle göç eden, 6-7 Eylül Olayları sırasında doğduğu toprakları terk atmak zorunda bırakılan ama bir gün dönecekleri umuduna hala sıkıca bağlı insanların acılarını paylaşmamızı sağlamıştı. 2000 yılında yazdığı ama Türkiye’de ancak geçtiğimiz günlerde yayımlanan anı-romanı “Seninle Güler Yüreğim”de de benzer bir temayı başka bir halk özelinde incelemiş. Kemal Yalçın, savaşın dehşetini yaşayan, topraklarından sürülen, yaşamak için kimliklerini gizlemek zorunda kalan Anadolu’nun kadim bir halkının, Ermenilerin acılarını dillendiriyor…

Roman mı, Sözlü Tarih mi?

Seninle Güler Yüreğim 2000 yılında Doğan Kitapçılık tarafından basılmış ama “nedense” dağıtıma çıkarılmamış. Bu kadarla da kalmıyor kitabın başına gelenler; 2002 yılında yazarına haber dahi verilmeden, İstanbul 13. Noteri huzurunda kıyma makinesi ile ‘İMHA’ edilmiş. Sadece bu imha olayı bile Ermeni meselesini resmi tarihin ve Türk milliyetçiliğinin penceresinden görmeyenlerin başına neler gelebileceğinin simgesel bir kanıtı değil mi?

Ermeni meselesine 2004 yılı Ekim ayında Almanya’da yayımlanan “Sarı Gelin-Sari Gyalin” adlı üçüncü romanında da değindiğini söylüyor Kemal Yalçın. Ancak Türkiye’de yayımlanan iki kitabı için roman nitelemesi yapmak biraz zor. Aslında kurgusal bir çerçeveye yerleştirilmiş söyleşiler yapıyor Yalçın. Zaten anlatıcı ile yazarın aynı kişi olduğunu ve anlatılanların yaşanmışlığını inkar da etmemiş. Almanya’da tanıştığı Türkiyeli bir Ermeni kadının –dil okulundaki öğretmeni Meline’nin- anlattıklarından etkilenerek başlamış kitabına.

Birinci Bölüm’ün başlığı “Sormak Aklıma Gelmedi”, Kemal Yalçın’ın özeleştirisi gibi okunabilir. Meline’ye kim olduğunu sormayı akıl dahi etmemek aslında onun suçu değildir. Hikayenin ilerleyen sayfalarında bu tutum bir Türk kadının ağzından şöyle özetlenir:

“Türklerle Ermeniler arasında gerçek, içten, samimi bir diyalog, bir ilişki yok. Ermeni bir kişiyle ilişkisi olan bir Türk, karşısındaki insanın Ermeni olmaktan dolayı çektiği acıları pek anlamak istemiyor. Her Ermeninin geçmişinde büyük acılar olduğunu düşünmek istemiyor. Kısacası, Ermeniyi kendine benzeterek kabul ediyor. Oysa gerçek dostluklar karşındaki insanın farklılığına, başkalığına içten saygı duyarak ve bu farklılıkları anlamaya çalışarak gelişebilir...”

Yazar Meline’nin geçmişini sormayı akıl dahi edemenin kefaretini ödemek için -İkinci Bölüm’de- yollara düşer. Ne var ki Amasya’da, Taşova’da, Erbaa’da, Erzurum’da, Merzifon’da, Şebinkarahisar’da, Kayseri ve Karaman’da, kısacası 2000’li yılların Anadolu’sunda Ermeni izlerini sürmek hiç kolay değildir;

“Kime sorsak? Nereye gitsek? Efendi bu iş Rum işine benzemez! Herkese soramazsın! Her yere gidemezsin! Haydi bulduk birini diyelim. Acaba sana güvenip konuşur mu? Bu insanlar ölüm artıklarıdır! Korku iliklerine işlemiştir. Bir zamanlar bir iki Ermeni müşterim vardı. ‘Dönme’ falan değillerdi. Konuşmaya çekinirlerdi. ‘Dönmelik’ daha zor. Kimin kimsen kalmamış. Koca dünyada tutunacak bir dalı olmamak nedir, bilir misin? Şu Amasya’da bırakalım Ermeni olmayı; bir Alevi olmanın ne demek olduğunu bilir misin?”

Ama yine de önce birkaç kişiye, onların yardımıyla başkalarına ulaşıyor Yalçın. Belki de ilk kez bir Türk, onların özgeçmişlerini soruyor; üstü örtülen, unutturulan “hatıralarını canlandırmak istiyor. Bazıları ona güvenerek hem kapılarını, hem de yüreklerini, gönüllerini, düşüncelerini, belleklerini açmış, bazıları yazılmamak koşuluyla anlatmış. Kimi adının yazılmasını istememiş, kimi, ”adımı da yaz, resmimi de çek, anlattıklarımı da aynen yaz!” demiş. Sonuçta bu kitapta konuşanlar, konuşamayanların, konuşmak istemeyenlerin sıradan birer temsilcisi olmuş. Anlatılanlarsa sadece duygu ve düşünce değil; ya kendisinin ya da soyunun, ailesinin yaşam öyküsü…

Türk romanında Ermeniler ya da edebiyatın amnezisi

Ne bu acılı hikayeler ne de Anadolu’nun kıyamet çağı üzerinde duracağım. İttihat Terakki’nin muhteris paşalarının, özellikle Enver ve Talat Paşa’ların sahneye koyduğu dramlarda Türk, Kürt, Arap, Rum ve Ermeni, yüz binlerce insanın hayatının karardığını biliyoruz. Kitabı okurken beni asıl öfkelendiren ve üzen, Cumhuriyet döneminde bu acıların sarılmamasıdır. Hatta tam tersine, yaraların kabuk bağlamasına –bilerek ve isteyerek- izin verilmemiş; 1915’teki tehcirinin acısı 1942’deki Varlık Vergisi sürecinde, 1955 yılındaki 6/7 Eylül Olayları’nda ve 1960 sonrasındaki “Vatandaş Türkçe konuş!” kampanyalarında yeniden hissettirilmiştir. Ermeni olmanın bir başka kimlikten tehlikesiz sayıldığı yegane mekanın 12 Eylül işkencehaneleri olması içimizi rahatlatmıyor elbette!..

Asıl sorgulanması gereken bütün bu süreçlere edebiyatın gösterdiği duyarsızlık. Edebiyatın bellek tutulmasının nedenini hiç kuşkusuz Cumhuriyet dönemindeki siyasal baskıların yazarların elinden tarih yazma imkanını almasına, bütün bir tarihi tek bir kalemden çıkarmayı hedeflemiş olmasına bağlayabiliriz. Pek çok toplumsal/tarihsel mesele gibi, Ermeni meselesi de Türk edebiyatında “yokluğuyla”, adının anılmamasıyla vardır. Erol Köroğlu’nun ifadesiyle, “bu yokluk, milliyetçilikle, Türk milli kimliğinin inşasıyla bağlantılıdır. ‘Kurtuluş Savaşı romanları’ olarak adlandırılıp 1908’den 1920’lere uzanan dönemi ele alan romanlar, yakın tarihi kurmaca boyutunda yorumlamak ya da temsil etmekle yetinen metinler değildir. Bu metinler, dönemin iktidarıyla uyum içerisinde, milliyetçi söylemin kültürel hegemonyasını inşa etmenin araçları olarak işlev görürler. Kaygıları ortaktır: Yakın tarihi iktidarın anlayışı doğrultusunda yorumlamak, bu tarihin şimdiye yararlı olan kısımlarını alıp zararlı kısımlarını ayıklamak….”

Acaba geçmişin anımsanmasının, tehlikeli olabilecek bazı şeylerin iç yüzünün anlaşılmasına yol açacağından mı korkulmuştur. Yoksa kurulu düzen, belleğin yıkıcı işlevinden mi endişe duymaktadır. Çünkü H. Marcuse’nin de belirttiği gibi, “anımsama, verilmiş gerçeklerden bir kopuş biçimi; kısa sürelerle de olsa, verilmiş gerçeklerin her an duyulan gücünü kesen bir ‘dolayımlaşma’ biçimidir. Bellek, geçmiş dehşeti ve umudu yeniler. Her ikisi de yeniden canlanır. Ancak gerçekleştikleri zaman, dehşet daima yeni kalıplar içinde yeniden oluşur, ama umut, umut olarak kalır. Belleğin sakladığı tarihtir”

Cumhuriyet döneminde yayımlanan beş bini aşkın roman arasında Ermeni tehcirinden söz eden roman sayısının azlığı dikkat çekicidir. Öyle ki bu romanları bu yazının bir tek paragrafına sığdırabiliyoruz: Kemal M. Altınkaya’nın “Dalga Geçen Adam” (1945), Hikmet Ilgaz’ın “Şark Yıldızı” (1953), Kemal Tahir’in “Büyük Mal” (1970) ve “Bir Mülkiyet Kalesi” (1977), Ali Fuat Ayral’ın “Kizik Duran Geliyor” (1973), Ayhan Büyükünal’ın “Nerede Kırçiçeklerim” (1973), Barbaros Baykara’nın “Nefret Köprüsü” (1974), Zebercet Coşkun’un “Haçin” (1975), Mustafa Yeşilova’nın “Kopo” (1978) ve “Karasu (1981), Ahmet Dumlu’nun “Düşman Yarası” (1982), Turgay Daloğlu’nun “Ermeni Zulmü” (1983), Yaşar Kemal’in “Fırat Suyu Kan Akıyor Baksana” (1998), Baran Funderman’ın “Gavur Elo” (1999), Doğan Akhanlı’nın “Kıyamet Günü Yargıçları” (1999), Ahmet Ümit’in “Patasana” (2001), Ayşenur Yazıcı’nın “Bedriye” (2002), Doğan Akhanlı’nın “Madonna'nın Son Hayali” (2005), Erdal Erkut’un “Asala'dan Bir Kız Sevdim” (2005), İrfan Palalı’nın “Tehcir Çocukları” (2005), Yılmaz Ünlü’nün “Giritli Gelin” (2005), Zebercet Coşkun’un “Haçin Ve Çallıyan Efendi” (2005), Şevki İşbilen’in “Hz. Davud’un Yıldızı” (2006), Arif Irgaç’ın “Kervankıran Bir Yıldız Hikayesi” (2006) ve Kemal Yalçın’ın “Seninle Güler Yüreğim” (2006) romanlarında dile gelen tehcir yorumlarının büyük çoğunluğu resmi tarih tezlerini çoğaltmakla yetinmiştir. Farklı tavır sergileyenleri ayırmak hakkaniyetli olur: Kemal Tahir, Yaşar Kemal, Doğan Akhanlı, Ayşenur Yazıcı, İrfan Palalı, Arif Irgaç ve Kemal Yalçın.

Ortak bir “sivil hafıza”ya sahip olmak, tarihin çoğul bir okumasını yapabilmeyi, başka pencerelerden bakan, başka sokaklara açılan tarih anlatıları olarak anılarımızdan ve edebi metinlerden beslenmeyi gerektirir. “Hatırlama ve hatıraların dile getirilmesi hem kişilerin, hem de toplumun ruh sağlığı açısından önemlidir” derken haklıdır Kemal Yalçın; “davranışlarımızı, tepkilerimizi, düşünme tarzımızı, kimliğimizi etkileyen bilincimizin çok derinlerindeki ‘hatıra’ları, önyargıları, şartlanmaları, korkuları, tabuları samimi olarak konuşmak insanı ve toplumu rahatlatır. İnsanın kendi kendisiyle barışmasına yardımcı olur. Toplumsal barış ya da barış kültürü, toplumun bilinç altının güven, hoşgörü, sevgi, farklılıklara saygı temelinde temizlenmesi değil midir?

 

-->

Dünya bizim vatanımız

Konuk Defteri

books 925891 1920
Kitaplarım, şiirlerim, edebiyat çalışmalarım hakkında okuyucularımdan, arkadaşlarımdan çeşitli mektuplar, yazılar alıyorum. Bunlardan bazılarını, uygun gördüklerimi burada yayınlıyorum. [Devam]

Eğitim

bookshelf 413705 1920
İlkokuldan sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na ve daha sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gittim. Toplam 10 yıl yatılı öğrenci olarak okudum. [Devam oku]

Sipariş

gifts 570821 1920
Bu web sitesinde tanıtılan kitapların tümü buradan sipariş edilebilir. İyi okumalar. [Devam]