Şakir Bilgin, düşünceyle eylemi birleştiren sorumlu bir öğretmen, tutkulu bir yazar.

İlk kitabı “Güneş Her Gün Doğar” 1988 yılında İstanbul´da, Yön Yayınları´ndan çıkmıştı. Bunu, “Devrimden Konuşuyorduk” (1990), “Laßt die Berge unsere Geschichte erzählen” (Dağlar Anlatsın Bizim Öykümüzü) adlı Almanca kitabı izledi. Yeni romanı “Sürgündeki Yabancı” 1998 Ocak ayında, İstanbul´da, Pencere Yayınları´ndan çıktı.

Bir yazarı ve yapıtlarını, yaşam serüvenini izleyerek daha bütünlüklü anlayabiliriz. Bu gereklilik Şakir Bilgin gibi kendi yaşadığı gerçekliği öyküleştiren, romanlaştıran bir yazar için daha önemli oluyor.

Şakir Bilgin, 1951 yılında Mengen kazası, Pazarköy bucağında doğdu. Babası Köy Enstitüsü çıkışlı bir öğretmendi. Annesi köy kökenli bir ev hanımıydı. Ailenin dört çocuğundan ikincisiydi. Çocukluğu köylerde geçti. Ortaokulu Mengen´de okudu. 1968 yılında Bolu Erkek Öğretmen Okulu´nu bitirdi. 4 yıl köy okullarında öğretmenlik yaptı. 1973´de İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümüne girdi. Türkiye´nin en çalkantılı yıllarıydı. Toplum kabına sığmıyor, her kesim kendine çıkış yolları arıyordu. İlerici- gerici ayrımı, sağ sol çatışmaları ortaokullara kadar inmişti. Yüksek öğrenim yılları çatışmalar içinde geçti.

 

Ana tarafından hiç okur yazar kimsesi yoktu. Baba tarafında okumanın yolu babasıyla başladı. Alibeyler Köyü´nde ilk okuyan babasıydı. Anası Müntaze Hanım´da köylü saflığı ve dürüstlüğü vardı. Toplumsal sorunlara duyarlı bir insandı. Uzlaşmazlığı kişiliğinin belirleyici bir özelliğiydi.

Babası Cezmi Bey hoşgörülü, uzlaşmacı bir insandı. İlkokul müdürüydü. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS ) üyesiydi. Yörede ağırlığı olan bir öğretmendi. Tam bir halk adamıydı. Çalıştı didindi. Yemedi yedirdi. 4 çocuğuna da yüksek öğrenim yaptırdı.

Şakir Bilgin, hoşgörülü, uzlaşmacı ve dingin yanının babasından; kararlı ve direngen yanının ise annesinden geldiğini söyler.

 Babasıydı, aynı zamanda ilkokulda öğretmeniydi. Geriye baktığında babasının sınıfta daima adaletli davrandığını hisseder. Belleğindeki en eski izler Pazarköy´dendir. Köyün harman yeri, su oynadıkları şirin bir dere, hayvanları otlattıkları yemyeşil bir boğaz. Sonra ormanın hemen dibindeki yeni evleri... Hiç böylesine yeşillikler içinde, mutlu bir ev görmedi sanki yaşamının öbür yıllarında.

Yazma isteği ilk atandığı Mengen´e bağlı Karaishak Köyü´nde başladı. Sapa bir köydü. Yolu yoktu. Avcıların uğrak yeriydi. Eski, yıkık bir ilkokulda 40 kadar öğrencisi vardı. Okumaya ve yazmaya Karaishak Köyü´nün dünyadan kopuk evreninde başladı. Şiir yazıyordu. Bunlar sosyal içerikli, slogansı şiirlerdi. 2 yıl kadar sürdü bu şiir hevesi. Sol yazını, sol kitapları okudukça şiire ilgisi azaldı. Öğretmenliğinin ikinci yılında, daha önce babasının çalıştığı ve ilkokulu okuduğu Pazarköy´e atandı. Burası yaşamında en çok kitap okuduğu bir yer oldu.

Eğitim Enstitüsü´ne başladığında siyasal tutmunu belirlemişti. Devrimci bir öğrenci olarak boykotlarda, direnişlerde yer alıyordu. Birçok devrimci öğrenci gibi polisin, MHP´lilerin saldırısına uğradı. Yaralı arkadaşlarını kucağında taşıdı. Yaşam o yıllarda hoşgörü, iyi niyet tanımıyordu. Siyasal ayrımlara kan bulaşmıştı.

Beden Eğitimi öğretmeni olarak 1976´da Niğde Lisesi´ne atandı. Fakat Niğde´de sağ terör ortalığı kasıp kavuruyordu. Can güvenliği olmadığından öğretmenliğe başlayamadı. Almaya´ya öğretmen olarak atanmış olan babasının yanına geldi.

Köln Akademisi´nde spor ihtisası yaptı. 1978 yılında Köln´de Türkçe öğretmenliğine başladı. Aynı yıl Köln Öğretmenler Derneği´ni kurdular. 2 yıl Kurucu Başkanlığı´nı yürüttü. Daha sonra Köln Halk Derneği´nin başkanlığını yaptı.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Almanya´da siyasal etkinlikler daha da arttı. Türkiye´deki baskı rejiminin eli kolu; gözü kulağı Almanya´ya, Avrupa´ya kadar uzanıyordu. Geniş bir izleme ağı resmi görevlilerce oluşturulmuştu.

1982 Kasım ayı başlarında Türkiye´ye gitti. 13 Ocak 1983 günü örgütlü çalışma yaptığı savıyla siyasi polis tarafından yakalandı. 45 gün siyasi şubede gözetimde kaldı. İşkenceden geçti. 37 ay Alemdağ, Metris, Sağmalcılar Hücre Tipi Cezaevi´nde tutuklu kaldı. 12 Eylül rejiminin ne olduğunu etiyle kemiğiyle yaşayarak gördü. İnsan onurunu koruma mücadesine katıldı. Toplam 100 günün üzerinde açlık grevlerine, ölüm oruçlarına katıldı. Ölüm kokusunu ilk kez o yıllar kokladı. Ölüm kokusunu duyumsadığı açlık grevinin ilerlemiş günlerinde başını yastığa koyduğunda Pazarköy´ün deresinde bulurdu kendini! Cezaevi döneminin sadece bir yılında yazma olanağı bulabildi. Aylarca yazacak kalem bile verilmemişti. Yazmak da, yazışmak da yasaktı.

Tutukluluk döneminde Almanya´da geniş dayanışma eylemleri oldu. Alman Eğitim Bilim Emekçileri Sendikası (GEW) geniş ve etkin dayanışma örgütledi. Askeri Mahkemelerde görülen Devrimci Sol Davası´ndan yargılanan üyeleri Şakir Bilgin´in duruşmalarına 5 ayrı gözlemci heyeti gönderdi. Devletin en üst düzeyinde, serbest bırakılması ve Almanya´ya tekrar gelebilmesi için girişimlerde bulundu. Bu girişimler sonucunda 1986 Şubat´ında özgürlüğüne kavuşabildi.

 1987 Nisan ayında Almanya´ya gelerek, Köln yakınlarındaki Pulheim kentine yerleşti ve tekrar öğretmenliğe başladı. Siyasal uğraşını kaldığı yerden omuzladı. Toplumsal sorunlara duyarlılığı bu kez insan hakları alanındaki çalışmalarda ürün verdi. Türkiye-Almanya İnsan Hakları Derneği´nin (TÜDAY) kurulması için yoğun çabalar yürüttü. Bu derneğin iki yıl “kurucu başkanlığını” yaptı. İnsan hakları, barış ve demokrasi için yürüttüğü çalışmaları günümüzde de sürdürüyor. Halen TÜDAY başkanıdır.

 

Yazmak boynunun borcu olmuştu

 

Şakir Bilgin yetenekleri, olanakları ölçüsünde; kavrayabildiği koşulları değiştirmek için çıkmıştı yola. Sadece söylenmiş bir türküyü tekrarlayan kişi değildi. Yüzeceği denizi, söyleyeceği türküyü kendi emeğiyle yaratan insanlardandı. Aktarmacı değil, üretici olmaya çalışıyordu. Safını, yolunu kendi bilinci ve vicdanına göre seçti. İnsanca yaşanabilen bir ülke ve dünya özlemiydi aklında çiçeklenen. Binlerce insanın başına gelen, onun da başına geldi. Yeryüzü cennetini yaratayım derken, zalimlerin cehennemine düştü! Bazı insan halleri vardır ki, yaşamadan anlaşılamaz. Bazı insan manzaraları vardır ki, yaşamadan yazılamaz. Şakir Bilgin, işte böylesi insan manzaralarını yaşayıp yazıya döken az sayıdaki yazarlardan biri.

Her yazarın, yazmaya başlamasının bir nedeni vardır. Yazmak bir tutkuya dönüşünce üretken ve içten olur. Gelip geçici bir sevdayla yazar olunmaz.

Şakir Bilgin, kendini yazmaya yönelten Ali Rıza adlı koğuş arkadaşını ilk kitabında şöyle anlatıyor:

“Cezaevine Ahmet Altan´ın `Sudaki İz´ kitabının girdiği günlerdi... Kitabın açıkça taraf tutmasına birşey dediği yoktu Ali Rıza´nın. ´Yaşamın salt çürüyen, ölen yönüne sahip çıkmasını´ bir türlü kabullenemiyordu. ´Bir roman yazmak gerekir. Bizleri yazmak gerekir... Dayı, sen bunu yazarsın...´ diyordu. Ben de Ali Rıza´ya söz verdim. Eğer günün birinde bir roman yazarsam seni de anlatacağım, dedim.”

Bir soru, bir söz, bir bakış, bir damla sevda yeter bazan başlamaya. Şakir Bilgin de, Ali Rıza´ya verdiği sözü Metris´ten kurtulup Almanya´ya gelir gelmez yerine getirmiş denebilir. Özgürlüğüne kavuşması için yorulmadan, tavsatmadan dayanışma eylemi yapan Alman - Türk arkadaşları da, “Yaz Şakir... Yazmalısın! Yaz ki unutulmasın! Yaz ki çektiklerin güle dönüşsün!” dediler.

 

“Güneş Her Gün Doğar”

 

“Güneş Her Gün Doğar”a işte bu havada başladı. 262 sayfalık kitabı 15 günde yazdı. “İlk kitabına bir rapor yazma düşüncesiyle başladı. Ama bu çalışma günce- anı türünde bir yapıtla sonuçlandı.”

Söz vermişti Ali Rıza´ya, Ali Rızalara ve kendi vicdanına: “Gerçekleri çarpıtmadan, tarafsız bir yazar olarak kaleme alacağım! Devrimci mücadelede ve içerde tanıdığım insanları kimini hain, kimini kahraman olarak görmeden olduğu gibi anlatacağım!”

Şakir Bilgin yazarlığında bu ilkeyi korudu. Sol örgütler içinde bir insanın hem vezir hem de rezil edilmesi alışkanlık haline geldiği ortamda; insanları yalnızca bir solcu olarak değil; önce bir insan olarak görmeye çalışıyor. İnsanın güçlü ve güçsüz yönleriyle bir bütün olduğunun altını çiziyor.

Bu anlayışı, geçmişi sorgularken de uyguluyor. Yenilgiyi destanlaştırmıyor. Ne geçmişe övgü düzüp, gözleri kör ediyor; ne de yaşanan sürecin olumsuzluklarına bağlanıp umutsuzluk yayıyor. “Güneş Her Gün Doğar” insanlığın sönmeyen umudunun sesidir. En güçsüz olunan günlerde ve ortamda bile yaşamı filizlendirmek için direnen devrimcilerin gülümsemesidir.

 

“Devrimden Konuşuyorduk”

 

Şakir Bilgin´in ikinci kitabı “Devrimden Konuşuyorduk” 304 sayfalık bir roman. “Güneş Her Gün Doğar”ın bir bakıma devamı; bir bakıma da bozgunu ve çöküşü önlemeye çalışan umutlu, kişilikli, çalışkan bir devrimcinin, Fırat´ın 2.5 yıllık yaşamının öyküsü.

Roman: “Küçük odanın içi, yere serili yataktan yükselen sigara dumanlarıyla dolmuştu. Bir sigara içimlik kadar sürede tek söz çıkmadı ağızlarından. Güneş, koca kentin üstüne iç sıkıntısı gibi çöken kapkara bulutları delmiş ve kalın tül perdeyi de geçerek yatağın ayak ucuna değin yaklaşmıştı...” cümleleriyle başlıyor. Ve “Deniz hep mavi olacak Fırat! Dün maviydi, bugün mavi, yarın da mavi olacak...” umuduyla bitiyor.

Sel suları gibi boz bulanık bir akışa kapılıyor okuyucu. Nefes aldırmıyor insana. 1980 öncesini ve sonrasını yaşamış her devrimci bir yönüyle kendisini bulur Fırat´ta. Unuttum sandığın bir yaranın acısı yakar yüreğini.

“Devrimden Konuşuyorduk”u okurken; “Biz ne yaptık?” ile “Ben ne yaptım?” soruları iç içe geçiyor beyinde. İlk kitapta başlayan sorgulama ikincisinde derinleşiyor. Birincisi bir gözlem, ikincisi ise bir hesaplaşma. Yazar, “Güneş Her Gün Doğar”da sürece, gerçekliğe bakmaya başlıyor. “Devrimden Konuşuyorduk”da insanın gözündeki perde kalkıyor. İdeolojik, siyasal kaygılar düşünmeyi sınırlamıyor. Bu anlamda, bu roman yazarın kendini aşma ve özgürleşme sürecini gözler önüne seriyor.

Bir yerde “Gerçek suçlu kim?” diye soruyor. “İnsanları kişiliksizleştiren, düşüncelerini özgürce açıklamalarını engelleyen, bağımsız düşünce üretme eylemliliğini ortadan kaldıran, insanları bir diğerinin kopyası olarak gören anlayışda mı; yoksa her şeye karşın bunlara baş eğenlerde mi?.... Arkadaşlarımızın düşüncelerini özgürce çatışmaya sokamadığı ortamda, hangimiz özgürlüğümüzü tam olarak kullandığımızı söyleyebiliriz? Bizler de tutsağız, hem de kendimizin tutsağı, küçük hazların tutsağı!...” (s.269-270)

Bu soruları sormak ve bu yanıtı vermek kolay değildir özgürlüğün olmadığı siyasal geleneklerde. Şakir Bilgin bu soruları sormanın sonuçlarını bile bile yazıyor. Çünkü, bazı “sol” çevre-lerde, bazı gerçeklerin tartışılması; “nerede yanlış yaptık?” sorusunun cesaretle sorulması çoğu kez korkaklık ve döneklik damgası yemekle; yazarın sorumsuzca karalanmaya çalışılmasıyla sonuçlanıyor.

 

“Laßt die Berge unsere Geschichte erzählen” (Dağlar Anlatsın Bizim Öykümüzü)

 

Şakir Bilgin “yazma uğraşı siyasi kimliğimi değişik düzlemlerde yaşama ve ifade etme anlamı taşımaya başladı. Bu uğraş beni Türkiye´ye daha gerçekçi bakmaya yöneltti. Bu uğraş aynı zamanda bizlerin yaşadığımız coğrafyaya, topraklara küskün olduğumuzu da gösterdi.” diyor.

Kendi toprağıyla barışma, insanın kendi tarihini öğrenmesiyle başlar. Yazar kendi yazarlık sürecinin bu dönemini şöyle özetliyor:

 “Bunu kavradıkça, Kürt sorunu, Kürt tarihi üzerine de düşünmeye, araştırmaya başladım. Zamanla kavradığım Kürt gerçekliğini başkalarıyla paylaşma düşüncesine ulaştım. “Laßt die Berge unsere Geschichte erzählen” (Dağlar Anlatsın Bizim Öykümüzü) adlı kitabımı bu düşünceyle kaleme aldım.”

Bu kitap “dipa-Verlag” tarafından Almanca olarak, Frankfurt´da, 1991 yılında yayınlandı. Alman okurlar yakın ilgi gösterdi. Yazar, 10 aylık bir dönemde 30 kadar Almanca okuma yaptı. Ama kitaba ilgi göstermesini beklediği Türkiyeli okuyucu, özellikle de Kürtler ilgisiz davrandı. Çünkü, yazar, belli bir Kürt örgütüne yaslanmadan; gerçekliği olabildiğince çok boyutlu kavramak ve yansıtmak istiyordu.

 

“Sürgündeki Yabancı”

Şakir Bilgin´in yeni romanı “Sürgündeki Yabancı”, “Güneş Her Gün Doğar” ve “Devrimden Konuşuyorduk” kitaplarının devamıdır. Hatta “Devrimden Konuşuyorduk” romanındaki ikinci kişi Kemal, “Sürgündeki Yabancı” romanının baş kişisi olmuş denebilir.

Bu üçlemenin ilk ikisinin mekanı Türkiye, İstanbul, cezaevleridir. Üçüncüsününkü ise Almanya, İsviçre ve Fransa´dır. Bu üçlemedeki kişiler belli siyasal örgütlerden insanlardır. Yazar “Devrimden Konuşuyorduk” romanında çökmüş, bozguna uğramış sol örgütlerin Türkiye koşullarındaki insanlarını işliyor. “Sürgündeki Yabancı” romanında ise bozgundan kaçmak zorunda kalmış, yaşayabilmek için Almanya´ya sığınmış insanların bir tablosunu vermeye çalışıyor.

Romanın baş kişisi Kemal, sudan çıkmış balığa dönmüştür. Kökü Türkiye´de, aklı Türkiye´de, varolduğu kişilik Türkiye´de kalmıştır. Kemal Avrupa´daki binlerce Kemal´in özetidir. Bu nedenle kitabı okuyan her sığınmacı, Kemal´in kişiliğinde kendini yaşar, kendini bulur.

“Sürgündeki Yabancı”da kişiler köksüz ağaç gibidir. Çoğunun isimleri takmadır. Gerçek kişilikleri yokolmuş gibidir. Kişilerin adları vardır. Ama bu adların özgülleştiği kişilikler yoktur. İnsanlar birbirinin kopyesi gibidir. Hemen hemen hepsi kişilik kopuşuna uğramıştır. Bu nedenle insani değerler aşınmıştır. Evlilik, sevgi Almanya´da oturum izni alabilmek, sınır dışı edilmeyi önleyebilmek için bir araca dönüşmüştür. “Devrimden Konuşuyorduk”da Fırat sekiz yıl beraber yaşadığı nikahlı karısına yıllarca “karım” diyemez. “Sürgündeki Yabancı”daki Kemal de, birlikte yaşadığı Sabine adlı genç kadına “sevgilim” diyemez. Birbirlerini severler. Ama bu beraberlikten olacak çocuklarını benimseyemez. Kemal, doğacak çocuğuna bir ad bile düşünemez. Doğacak çocuk bir yabancıdır kendi varlığına.

Dünyayı değiştirme heyecanıyla yola çıkmış insanlar, sığındıkları ülkede ekmek parası için sosyal yardım kurumlarının kapılarında sürünürler. Bir çoğunun, içindeki isyanı dillendirecek dilleri de yoktur. Emeğin kurtuluşu için ölümü göğüsleyen birçok kişi, bir gün bile ücretli işçi olmamış; adımını fabrika kapısından içeri atmamıştır. Bu insanlar Avrupa´nın zengin sokaklarında en çok yalpalayan kişiliklere dönmüştür.

Bütün bu çöküş içinde ayakta kalabilenlerden çoğu, Türkiye´de fabrika işçisi olarak ekmeğini kazanan, kendi varlığını değiştirmek için samimice devrimci uğraşın bir dalından tutanlar olmuştur. Bu insanlar buldukları işte çalışmaya, Türkiye´de bıraktıkları yaşamı Avrupa´nın her hangi bir ülkesinde yeniden kurmaya uğraşmışlardır.

“Güneş Her Gün Doğar”la başlayan, “Devrimden Konuşuyorduk” romanında derinleşen kendini ve gerçekliği anlama ve yaratma uğraşı, “Sürgündeki Yabancı” romanında Avrupa boyutunda devam ediyor.

Yazar, zor bir içeriği edebiyatın olanaklarıyla omuzlamış. Yazmak, Şakir Bilgin´de kendini yeniden üretme süreci haline gelmiş. Okuyucu, bu süreçde kendini buluyor. Değişimin önce kendimizden başlaması gerektiğinin bilinci beynimizi aydınlatıyor.

 

Bochum, 26.5.1998                                                                Kemal Yalçın                

 

 

 

 

 

Yeni Kitap

SüryanilerVeSEYFO kitap kapaklari
Bu kitabımda, dünden bugüne Süryanilerin tarihini, 1915’te SEYFO olarak adlandırılan soykırım sırasında Süryanilerin başlarına gelenleri... [Devam]

Özyaşam

kemalyalcin1
Kemal Yalçın, 05.09.1952 günü Denizli'nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Çapa...[Devam oku]

 

Kitaplar

books 1149959 1920
İlk şiirimi 1964 yılında, Isparta Gönen Öğretmen Okulu birinci sınıf öğrencisi iken yazmıştım. Düzenli yazmaya 1973’de başladım. [Devam oku]

Şiirler

young girl 1149701 1920
Yazarlık hayatıma şiirle başladım. En zor günlerimde, en yalnız anlarımda, en duygusal hallerimde şiir benim elimden tuttu. [Devam oku]

Yazılar

book 1091627 1920
Şiir, öykü ve romanın dışında, düşünce ve görüşlerimi deneme, makale, gazete yazısı biçimlerinde dile getiriyorum. [Devam oku]

Yazarlar

fgd
Bu dünya gelimli gidimli bir dünya. Sevgili dostlarımı, değerli yazar arkadaşlarımı birer birer sonsuzluğa uğurladık. Onları bu sayfada... [Devam oku]

 

Şakir Bilgin, düşünceyle eylemi birleştiren sorumlu bir öğretmen, tutkulu bir yazar.

İlk kitabı “Güneş Her Gün Doğar” 1988 yılında İstanbul´da, Yön Yayınları´ndan çıkmıştı. Bunu, “Devrimden Konuşuyorduk” (1990), “Laßt die Berge unsere Geschichte erzählen” (Dağlar Anlatsın Bizim Öykümüzü) adlı Almanca kitabı izledi. Yeni romanı “Sürgündeki Yabancı” 1998 Ocak ayında, İstanbul´da, Pencere Yayınları´ndan çıktı.

Bir yazarı ve yapıtlarını, yaşam serüvenini izleyerek daha bütünlüklü anlayabiliriz. Bu gereklilik Şakir Bilgin gibi kendi yaşadığı gerçekliği öyküleştiren, romanlaştıran bir yazar için daha önemli oluyor.

Şakir Bilgin, 1951 yılında Mengen kazası, Pazarköy bucağında doğdu. Babası Köy Enstitüsü çıkışlı bir öğretmendi. Annesi köy kökenli bir ev hanımıydı. Ailenin dört çocuğundan ikincisiydi. Çocukluğu köylerde geçti. Ortaokulu Mengen´de okudu. 1968 yılında Bolu Erkek Öğretmen Okulu´nu bitirdi. 4 yıl köy okullarında öğretmenlik yaptı. 1973´de İstanbul Atatürk Eğitim Enstitüsü Beden Eğitimi Bölümüne girdi. Türkiye´nin en çalkantılı yıllarıydı. Toplum kabına sığmıyor, her kesim kendine çıkış yolları arıyordu. İlerici- gerici ayrımı, sağ sol çatışmaları ortaokullara kadar inmişti. Yüksek öğrenim yılları çatışmalar içinde geçti.

 

Ana tarafından hiç okur yazar kimsesi yoktu. Baba tarafında okumanın yolu babasıyla başladı. Alibeyler Köyü´nde ilk okuyan babasıydı. Anası Müntaze Hanım´da köylü saflığı ve dürüstlüğü vardı. Toplumsal sorunlara duyarlı bir insandı. Uzlaşmazlığı kişiliğinin belirleyici bir özelliğiydi.

Babası Cezmi Bey hoşgörülü, uzlaşmacı bir insandı. İlkokul müdürüydü. Türkiye Öğretmenler Sendikası (TÖS ) üyesiydi. Yörede ağırlığı olan bir öğretmendi. Tam bir halk adamıydı. Çalıştı didindi. Yemedi yedirdi. 4 çocuğuna da yüksek öğrenim yaptırdı.

Şakir Bilgin, hoşgörülü, uzlaşmacı ve dingin yanının babasından; kararlı ve direngen yanının ise annesinden geldiğini söyler.

 Babasıydı, aynı zamanda ilkokulda öğretmeniydi. Geriye baktığında babasının sınıfta daima adaletli davrandığını hisseder. Belleğindeki en eski izler Pazarköy´dendir. Köyün harman yeri, su oynadıkları şirin bir dere, hayvanları otlattıkları yemyeşil bir boğaz. Sonra ormanın hemen dibindeki yeni evleri... Hiç böylesine yeşillikler içinde, mutlu bir ev görmedi sanki yaşamının öbür yıllarında.

Yazma isteği ilk atandığı Mengen´e bağlı Karaishak Köyü´nde başladı. Sapa bir köydü. Yolu yoktu. Avcıların uğrak yeriydi. Eski, yıkık bir ilkokulda 40 kadar öğrencisi vardı. Okumaya ve yazmaya Karaishak Köyü´nün dünyadan kopuk evreninde başladı. Şiir yazıyordu. Bunlar sosyal içerikli, slogansı şiirlerdi. 2 yıl kadar sürdü bu şiir hevesi. Sol yazını, sol kitapları okudukça şiire ilgisi azaldı. Öğretmenliğinin ikinci yılında, daha önce babasının çalıştığı ve ilkokulu okuduğu Pazarköy´e atandı. Burası yaşamında en çok kitap okuduğu bir yer oldu.

Eğitim Enstitüsü´ne başladığında siyasal tutmunu belirlemişti. Devrimci bir öğrenci olarak boykotlarda, direnişlerde yer alıyordu. Birçok devrimci öğrenci gibi polisin, MHP´lilerin saldırısına uğradı. Yaralı arkadaşlarını kucağında taşıdı. Yaşam o yıllarda hoşgörü, iyi niyet tanımıyordu. Siyasal ayrımlara kan bulaşmıştı.

Beden Eğitimi öğretmeni olarak 1976´da Niğde Lisesi´ne atandı. Fakat Niğde´de sağ terör ortalığı kasıp kavuruyordu. Can güvenliği olmadığından öğretmenliğe başlayamadı. Almaya´ya öğretmen olarak atanmış olan babasının yanına geldi.

Köln Akademisi´nde spor ihtisası yaptı. 1978 yılında Köln´de Türkçe öğretmenliğine başladı. Aynı yıl Köln Öğretmenler Derneği´ni kurdular. 2 yıl Kurucu Başkanlığı´nı yürüttü. Daha sonra Köln Halk Derneği´nin başkanlığını yaptı.

12 Eylül 1980 askeri darbesinden sonra Almanya´da siyasal etkinlikler daha da arttı. Türkiye´deki baskı rejiminin eli kolu; gözü kulağı Almanya´ya, Avrupa´ya kadar uzanıyordu. Geniş bir izleme ağı resmi görevlilerce oluşturulmuştu.

1982 Kasım ayı başlarında Türkiye´ye gitti. 13 Ocak 1983 günü örgütlü çalışma yaptığı savıyla siyasi polis tarafından yakalandı. 45 gün siyasi şubede gözetimde kaldı. İşkenceden geçti. 37 ay Alemdağ, Metris, Sağmalcılar Hücre Tipi Cezaevi´nde tutuklu kaldı. 12 Eylül rejiminin ne olduğunu etiyle kemiğiyle yaşayarak gördü. İnsan onurunu koruma mücadesine katıldı. Toplam 100 günün üzerinde açlık grevlerine, ölüm oruçlarına katıldı. Ölüm kokusunu ilk kez o yıllar kokladı. Ölüm kokusunu duyumsadığı açlık grevinin ilerlemiş günlerinde başını yastığa koyduğunda Pazarköy´ün deresinde bulurdu kendini! Cezaevi döneminin sadece bir yılında yazma olanağı bulabildi. Aylarca yazacak kalem bile verilmemişti. Yazmak da, yazışmak da yasaktı.

Tutukluluk döneminde Almanya´da geniş dayanışma eylemleri oldu. Alman Eğitim Bilim Emekçileri Sendikası (GEW) geniş ve etkin dayanışma örgütledi. Askeri Mahkemelerde görülen Devrimci Sol Davası´ndan yargılanan üyeleri Şakir Bilgin´in duruşmalarına 5 ayrı gözlemci heyeti gönderdi. Devletin en üst düzeyinde, serbest bırakılması ve Almanya´ya tekrar gelebilmesi için girişimlerde bulundu. Bu girişimler sonucunda 1986 Şubat´ında özgürlüğüne kavuşabildi.

 1987 Nisan ayında Almanya´ya gelerek, Köln yakınlarındaki Pulheim kentine yerleşti ve tekrar öğretmenliğe başladı. Siyasal uğraşını kaldığı yerden omuzladı. Toplumsal sorunlara duyarlılığı bu kez insan hakları alanındaki çalışmalarda ürün verdi. Türkiye-Almanya İnsan Hakları Derneği´nin (TÜDAY) kurulması için yoğun çabalar yürüttü. Bu derneğin iki yıl “kurucu başkanlığını” yaptı. İnsan hakları, barış ve demokrasi için yürüttüğü çalışmaları günümüzde de sürdürüyor. Halen TÜDAY başkanıdır.

 

Yazmak boynunun borcu olmuştu

 

Şakir Bilgin yetenekleri, olanakları ölçüsünde; kavrayabildiği koşulları değiştirmek için çıkmıştı yola. Sadece söylenmiş bir türküyü tekrarlayan kişi değildi. Yüzeceği denizi, söyleyeceği türküyü kendi emeğiyle yaratan insanlardandı. Aktarmacı değil, üretici olmaya çalışıyordu. Safını, yolunu kendi bilinci ve vicdanına göre seçti. İnsanca yaşanabilen bir ülke ve dünya özlemiydi aklında çiçeklenen. Binlerce insanın başına gelen, onun da başına geldi. Yeryüzü cennetini yaratayım derken, zalimlerin cehennemine düştü! Bazı insan halleri vardır ki, yaşamadan anlaşılamaz. Bazı insan manzaraları vardır ki, yaşamadan yazılamaz. Şakir Bilgin, işte böylesi insan manzaralarını yaşayıp yazıya döken az sayıdaki yazarlardan biri.

Her yazarın, yazmaya başlamasının bir nedeni vardır. Yazmak bir tutkuya dönüşünce üretken ve içten olur. Gelip geçici bir sevdayla yazar olunmaz.

Şakir Bilgin, kendini yazmaya yönelten Ali Rıza adlı koğuş arkadaşını ilk kitabında şöyle anlatıyor:

“Cezaevine Ahmet Altan´ın `Sudaki İz´ kitabının girdiği günlerdi... Kitabın açıkça taraf tutmasına birşey dediği yoktu Ali Rıza´nın. ´Yaşamın salt çürüyen, ölen yönüne sahip çıkmasını´ bir türlü kabullenemiyordu. ´Bir roman yazmak gerekir. Bizleri yazmak gerekir... Dayı, sen bunu yazarsın...´ diyordu. Ben de Ali Rıza´ya söz verdim. Eğer günün birinde bir roman yazarsam seni de anlatacağım, dedim.”

Bir soru, bir söz, bir bakış, bir damla sevda yeter bazan başlamaya. Şakir Bilgin de, Ali Rıza´ya verdiği sözü Metris´ten kurtulup Almanya´ya gelir gelmez yerine getirmiş denebilir. Özgürlüğüne kavuşması için yorulmadan, tavsatmadan dayanışma eylemi yapan Alman - Türk arkadaşları da, “Yaz Şakir... Yazmalısın! Yaz ki unutulmasın! Yaz ki çektiklerin güle dönüşsün!” dediler.

 

“Güneş Her Gün Doğar”

 

“Güneş Her Gün Doğar”a işte bu havada başladı. 262 sayfalık kitabı 15 günde yazdı. “İlk kitabına bir rapor yazma düşüncesiyle başladı. Ama bu çalışma günce- anı türünde bir yapıtla sonuçlandı.”

Söz vermişti Ali Rıza´ya, Ali Rızalara ve kendi vicdanına: “Gerçekleri çarpıtmadan, tarafsız bir yazar olarak kaleme alacağım! Devrimci mücadelede ve içerde tanıdığım insanları kimini hain, kimini kahraman olarak görmeden olduğu gibi anlatacağım!”

Şakir Bilgin yazarlığında bu ilkeyi korudu. Sol örgütler içinde bir insanın hem vezir hem de rezil edilmesi alışkanlık haline geldiği ortamda; insanları yalnızca bir solcu olarak değil; önce bir insan olarak görmeye çalışıyor. İnsanın güçlü ve güçsüz yönleriyle bir bütün olduğunun altını çiziyor.

Bu anlayışı, geçmişi sorgularken de uyguluyor. Yenilgiyi destanlaştırmıyor. Ne geçmişe övgü düzüp, gözleri kör ediyor; ne de yaşanan sürecin olumsuzluklarına bağlanıp umutsuzluk yayıyor. “Güneş Her Gün Doğar” insanlığın sönmeyen umudunun sesidir. En güçsüz olunan günlerde ve ortamda bile yaşamı filizlendirmek için direnen devrimcilerin gülümsemesidir.

 

“Devrimden Konuşuyorduk”

 

Şakir Bilgin´in ikinci kitabı “Devrimden Konuşuyorduk” 304 sayfalık bir roman. “Güneş Her Gün Doğar”ın bir bakıma devamı; bir bakıma da bozgunu ve çöküşü önlemeye çalışan umutlu, kişilikli, çalışkan bir devrimcinin, Fırat´ın 2.5 yıllık yaşamının öyküsü.

Roman: “Küçük odanın içi, yere serili yataktan yükselen sigara dumanlarıyla dolmuştu. Bir sigara içimlik kadar sürede tek söz çıkmadı ağızlarından. Güneş, koca kentin üstüne iç sıkıntısı gibi çöken kapkara bulutları delmiş ve kalın tül perdeyi de geçerek yatağın ayak ucuna değin yaklaşmıştı...” cümleleriyle başlıyor. Ve “Deniz hep mavi olacak Fırat! Dün maviydi, bugün mavi, yarın da mavi olacak...” umuduyla bitiyor.

Sel suları gibi boz bulanık bir akışa kapılıyor okuyucu. Nefes aldırmıyor insana. 1980 öncesini ve sonrasını yaşamış her devrimci bir yönüyle kendisini bulur Fırat´ta. Unuttum sandığın bir yaranın acısı yakar yüreğini.

“Devrimden Konuşuyorduk”u okurken; “Biz ne yaptık?” ile “Ben ne yaptım?” soruları iç içe geçiyor beyinde. İlk kitapta başlayan sorgulama ikincisinde derinleşiyor. Birincisi bir gözlem, ikincisi ise bir hesaplaşma. Yazar, “Güneş Her Gün Doğar”da sürece, gerçekliğe bakmaya başlıyor. “Devrimden Konuşuyorduk”da insanın gözündeki perde kalkıyor. İdeolojik, siyasal kaygılar düşünmeyi sınırlamıyor. Bu anlamda, bu roman yazarın kendini aşma ve özgürleşme sürecini gözler önüne seriyor.

Bir yerde “Gerçek suçlu kim?” diye soruyor. “İnsanları kişiliksizleştiren, düşüncelerini özgürce açıklamalarını engelleyen, bağımsız düşünce üretme eylemliliğini ortadan kaldıran, insanları bir diğerinin kopyası olarak gören anlayışda mı; yoksa her şeye karşın bunlara baş eğenlerde mi?.... Arkadaşlarımızın düşüncelerini özgürce çatışmaya sokamadığı ortamda, hangimiz özgürlüğümüzü tam olarak kullandığımızı söyleyebiliriz? Bizler de tutsağız, hem de kendimizin tutsağı, küçük hazların tutsağı!...” (s.269-270)

Bu soruları sormak ve bu yanıtı vermek kolay değildir özgürlüğün olmadığı siyasal geleneklerde. Şakir Bilgin bu soruları sormanın sonuçlarını bile bile yazıyor. Çünkü, bazı “sol” çevre-lerde, bazı gerçeklerin tartışılması; “nerede yanlış yaptık?” sorusunun cesaretle sorulması çoğu kez korkaklık ve döneklik damgası yemekle; yazarın sorumsuzca karalanmaya çalışılmasıyla sonuçlanıyor.

 

“Laßt die Berge unsere Geschichte erzählen” (Dağlar Anlatsın Bizim Öykümüzü)

 

Şakir Bilgin “yazma uğraşı siyasi kimliğimi değişik düzlemlerde yaşama ve ifade etme anlamı taşımaya başladı. Bu uğraş beni Türkiye´ye daha gerçekçi bakmaya yöneltti. Bu uğraş aynı zamanda bizlerin yaşadığımız coğrafyaya, topraklara küskün olduğumuzu da gösterdi.” diyor.

Kendi toprağıyla barışma, insanın kendi tarihini öğrenmesiyle başlar. Yazar kendi yazarlık sürecinin bu dönemini şöyle özetliyor:

 “Bunu kavradıkça, Kürt sorunu, Kürt tarihi üzerine de düşünmeye, araştırmaya başladım. Zamanla kavradığım Kürt gerçekliğini başkalarıyla paylaşma düşüncesine ulaştım. “Laßt die Berge unsere Geschichte erzählen” (Dağlar Anlatsın Bizim Öykümüzü) adlı kitabımı bu düşünceyle kaleme aldım.”

Bu kitap “dipa-Verlag” tarafından Almanca olarak, Frankfurt´da, 1991 yılında yayınlandı. Alman okurlar yakın ilgi gösterdi. Yazar, 10 aylık bir dönemde 30 kadar Almanca okuma yaptı. Ama kitaba ilgi göstermesini beklediği Türkiyeli okuyucu, özellikle de Kürtler ilgisiz davrandı. Çünkü, yazar, belli bir Kürt örgütüne yaslanmadan; gerçekliği olabildiğince çok boyutlu kavramak ve yansıtmak istiyordu.

 

“Sürgündeki Yabancı”

Şakir Bilgin´in yeni romanı “Sürgündeki Yabancı”, “Güneş Her Gün Doğar” ve “Devrimden Konuşuyorduk” kitaplarının devamıdır. Hatta “Devrimden Konuşuyorduk” romanındaki ikinci kişi Kemal, “Sürgündeki Yabancı” romanının baş kişisi olmuş denebilir.

Bu üçlemenin ilk ikisinin mekanı Türkiye, İstanbul, cezaevleridir. Üçüncüsününkü ise Almanya, İsviçre ve Fransa´dır. Bu üçlemedeki kişiler belli siyasal örgütlerden insanlardır. Yazar “Devrimden Konuşuyorduk” romanında çökmüş, bozguna uğramış sol örgütlerin Türkiye koşullarındaki insanlarını işliyor. “Sürgündeki Yabancı” romanında ise bozgundan kaçmak zorunda kalmış, yaşayabilmek için Almanya´ya sığınmış insanların bir tablosunu vermeye çalışıyor.

Romanın baş kişisi Kemal, sudan çıkmış balığa dönmüştür. Kökü Türkiye´de, aklı Türkiye´de, varolduğu kişilik Türkiye´de kalmıştır. Kemal Avrupa´daki binlerce Kemal´in özetidir. Bu nedenle kitabı okuyan her sığınmacı, Kemal´in kişiliğinde kendini yaşar, kendini bulur.

“Sürgündeki Yabancı”da kişiler köksüz ağaç gibidir. Çoğunun isimleri takmadır. Gerçek kişilikleri yokolmuş gibidir. Kişilerin adları vardır. Ama bu adların özgülleştiği kişilikler yoktur. İnsanlar birbirinin kopyesi gibidir. Hemen hemen hepsi kişilik kopuşuna uğramıştır. Bu nedenle insani değerler aşınmıştır. Evlilik, sevgi Almanya´da oturum izni alabilmek, sınır dışı edilmeyi önleyebilmek için bir araca dönüşmüştür. “Devrimden Konuşuyorduk”da Fırat sekiz yıl beraber yaşadığı nikahlı karısına yıllarca “karım” diyemez. “Sürgündeki Yabancı”daki Kemal de, birlikte yaşadığı Sabine adlı genç kadına “sevgilim” diyemez. Birbirlerini severler. Ama bu beraberlikten olacak çocuklarını benimseyemez. Kemal, doğacak çocuğuna bir ad bile düşünemez. Doğacak çocuk bir yabancıdır kendi varlığına.

Dünyayı değiştirme heyecanıyla yola çıkmış insanlar, sığındıkları ülkede ekmek parası için sosyal yardım kurumlarının kapılarında sürünürler. Bir çoğunun, içindeki isyanı dillendirecek dilleri de yoktur. Emeğin kurtuluşu için ölümü göğüsleyen birçok kişi, bir gün bile ücretli işçi olmamış; adımını fabrika kapısından içeri atmamıştır. Bu insanlar Avrupa´nın zengin sokaklarında en çok yalpalayan kişiliklere dönmüştür.

Bütün bu çöküş içinde ayakta kalabilenlerden çoğu, Türkiye´de fabrika işçisi olarak ekmeğini kazanan, kendi varlığını değiştirmek için samimice devrimci uğraşın bir dalından tutanlar olmuştur. Bu insanlar buldukları işte çalışmaya, Türkiye´de bıraktıkları yaşamı Avrupa´nın her hangi bir ülkesinde yeniden kurmaya uğraşmışlardır.

“Güneş Her Gün Doğar”la başlayan, “Devrimden Konuşuyorduk” romanında derinleşen kendini ve gerçekliği anlama ve yaratma uğraşı, “Sürgündeki Yabancı” romanında Avrupa boyutunda devam ediyor.

Yazar, zor bir içeriği edebiyatın olanaklarıyla omuzlamış. Yazmak, Şakir Bilgin´de kendini yeniden üretme süreci haline gelmiş. Okuyucu, bu süreçde kendini buluyor. Değişimin önce kendimizden başlaması gerektiğinin bilinci beynimizi aydınlatıyor.

 

Bochum, 26.5.1998                                                                Kemal Yalçın                

 

 

 

 

 

-->

Dünya bizim vatanımız

Konuk Defteri

books 925891 1920
Kitaplarım, şiirlerim, edebiyat çalışmalarım hakkında okuyucularımdan, arkadaşlarımdan çeşitli mektuplar, yazılar alıyorum. Bunlardan bazılarını, uygun gördüklerimi burada yayınlıyorum. [Devam]

Eğitim

bookshelf 413705 1920
İlkokuldan sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na ve daha sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gittim. Toplam 10 yıl yatılı öğrenci olarak okudum. [Devam oku]

Sipariş

gifts 570821 1920
Bu web sitesinde tanıtılan kitapların tümü buradan sipariş edilebilir. İyi okumalar. [Devam]