Adıyamanlı Kevork Baba’nın ardından

 

Çileli ve şerefli bir ömre saygı...

 

Kemal Yalçın

 

 

Adıyamanlı Kevork Baba, 28 Ocak 2010 günü, Köln’de vefat etti.

Kevork Baba ve hanımı Mariam ile 2004 yılında, “Sarı Gelin / Sari Gyalin” kitabımın hazırlıkları sırasında, Sırpazan Karekin Bekçiyan’ın vasıtasıyla tanışmıştım.

Bir akşam misafiri olmuştuk. Sonraki günlerde Kevork Baba’yı tekrar ziyaret ettim. Baş başa uzun uzun konuştum. Hanımıyla birlikte uzun, acılı, inanılması zor hayatlarını anlatmışlardı bana.

Adıyamanlı Kevork Baba, bir vardı bir yok oldu!

Acı haberi, bana İstanbul’dan Köln’e gelmiş olan oğlu Hagop verdi.

 

 

 

Hasta olduğunu, çaresiz dertlere karşı direndiğini biliyordum.

Sarkis henüz tutuklu değilken ve Ermenistan güvenlik güçleri tarafından aranıyorken ölümcül hasta olan babasını görmek için Ermenistan’dan Köln’e gelmişti. Bir süre babasının yanında kalmış, hasret gidermiş sonra “Bir daha gelirim, merak etme, Ermenistan dört saatlik yer. Sen gel de, ben uçar gelirim!” diyerek hasta yatağındaki babasıyla vedalaşmıştı. Sarkis, uzun yıllar Fransa’da yaşamıştı. Fransız vatandaşıydı. İsteseydi Ermenistan’a dönmez, çoluğunu çocuğunu Fransa’ya getirir, keyfine bakardı. Fakat o her zaman ki gibi zoru seçmiş, demokrasi mücadelesini sürdürmek için Ermenistan’a dönmüştü.

Düseldorf Havaalanı’ndan uğurlamıştık onu.

“Yerevan’a varır varmaz haber ver bize!” demiştim.

“Merak etme, mutlaka haber veririm, seni merakta bırakmam!“ demişti.

Günlerce bir haber gelmedi Sarkis’ten!

Sonra, varır varmaz evinde gözaltına alındığı haberi geldi.

Sonra tutuklanmıştı.

Sonra hükümeti eleştirmekten, muhalefet hareketini örgütlemekten yargılandı.  Gerçekleri dobra dobra söylemekten başka suçu yoktu.

2 Haziran 2009 günü siyasi görüşlerinden ve siyasi faaliyetlerinden dolayı üç buçuk yıla mahkum oldu.

Genel Af sayesinde bütün siyasi mahkumlar, tutuklular serbest bırakıldığı halde, „Vartaşen“ mahpushanesinde bir tek Sarkis kaldı.

Sarkis, halen Yerevan yakınlarındaki „Vartaşen“ mahpushanesinde tek siyasi mahkum olarak kalmaktadır.

Kevork Baba, oğlunun başına gelenleri bilmeden, „Yahu Sarkis, gel artık oğlum!“ diye kapılara baka baka bu dünyadan uçup gitti.

Sarkis, „Vartaşen“mahpushanesinde deli divane oldu. Adıyamanlı Sarkis, demir parmaklıklar, demir kapılar ardında kilitli kaldı. Ölüm değil, zulüm zor geldi ona, aileye, kardeşlerine!

Ermenistan yasalarına göre, ömür boyu hapis cezası alanlar bile, birinci derecede yakınlarını yitirdiklerinde dini ve vicdani görevlerini yerine getirmek ve aileleriyle birlikte taziyeleri kabul etmek  üzere yedi gün serbest bırakılıyor. Düşünce suçlusu olan Sarkis’e bu insani yasa da uygulanmadı.

 

Cenaze töreni 5 ŞUBAT 2010, Cuma günü, Köln Ermeni Kilisesi’nde yapıldı.

Adıyamanlı Kevork Dzeruni Hatspanian, doğduğu toprakların hasretiyle Köln Ermeni Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Cenaze törenine, cenaze yemeğine çok insan gelmişti.

Kilisenin geniş salonu doldu taştı. Bazı misafirler salonda yer olmadığından, acılı aile fertlerine taziye dileklerini sunup ayrılmak zorunda kaldılar.

Anne Mayram, oğlunu bekliyordu. Bütün kardeşler bir araya gelmişlerdi. Sadece Sarkis yoktu aralarında.

„Nerede bu Sarkis! Ne zaman gelecek bu oğlan!“ diye soruyordu etrafındakilere, herkes binbir güçlükle gizliyordu gerçeği.

Ağabeyi Murad Hagop İstanbul’dan gelmişti.

Telefonda konuştuğumuz, E-Mail ile haberleştiğimiz halde, cenaze töreninde, kilisede tanıştık ilk kez.

Cenaze yemeğinde yanyana oturduk.

„Sarkis, Karabağ’a okul yapma işleriyle uğraşmaya gitmiş. Uçak bulamamış, bulur bulmaz gelecek!“ demişti annesine.

Yanına oturdum. Baş sağlığı dileklerimi sundum. Sessizce „Sağ ol!“ dedi. Gözleri salonun kapısındaydı. Sarkis, deli dolu koşup gelecek, anasına sarılıverecekti.

“Nerede kaldı bu Sarkis?”

Verecek cevap bulamadım!

Ölümün acısı kadar, hatta ölümün acısından daha çok Sarkis’e yapılan haksızlığın, zulmün acısı, gözü kapılarda kalan ananın hüznü kahretti beni!

Uzaklardan, çok uzaklardan „Yiğidim Aslanım“ türküsü geliyordu kulaklarıma;

„Bugün efkarlıyım açmasın güller

Yiğidimden kara haber verirler

Demirden döşeği, taştan sedirler

Yiğidim aslanım burda yatıyor

 

Ne bir haram yedin, ne cana kıydın

Ekmek kadar temiz, su gibi aydın

Hiç kimse duymadan hükümler giydin

Yiğidim aslanım burda yatıyor.“

 

* *  *

 

Ey Adıyamanlılar!

Çocukluğunu zehir ettiğiniz, ilkokul yollarında başını yardığınız “Gâvur dölü“  ya da Gâvuroğlu“ aşağıladığınız “Gâvuroğlu Kevork” Adıyaman’ın hasreti içinde Köln’de öldü!

Haberiniz oldu mu?

Nerden bileceksiniz!

Yaşarken varlığını kabul etmediğiniz “Gâvuroğlu Kevork”un, ölümünü nereden duyacaksınız!

Ama o ölüm döşeğinde bile başından geçenleri, Adıyaman’daki evlerini, yerini yurdunu, el konulan topraklarını, mezarı bile bilinmeyen atalarını anlatıyordu evlatlarına!

Altı yıl önce bana da anlatmıştı.

Ey Adıyamanlılar,

“Gâvuroğlu Kevork” yok artık!

Ama onun anlattıklarını aynen yazdım. Hayat hikayesini kendisinin de yazdığını biliyorum. Umarım çocukları bu yazılanları bir gün yayınlarlar.

Söz uçar, yazı kalır.

Bundan sonrası Adıyamanlı Kevork Dzeruni Hatspanian’a aittir.

 Ne anlattıysa aynen yazdım.

 

 

“Gâvur Mahallesi”nde yaşadıklarım:

 

Ben Adıyamanlı Kevork Dzeruni Hatspanian. 14.02.1929 tarihinde Adıyaman’da, Eski Saray Mahallesi’nde doğdum. Eski Saray Mahallesi, büyük bir mahalleydi. Biz Adıyaman Surp Boğos Bedros Kilisesi’nin etrafındaki mahallede kalıyorduk. Adıyamanlı Müslümanlar; Türk olsun, Kürt olsun bizim mahalleye “Gâvur Mahallesi” derlerdi. Mahallemizde Ermeniler ve Süryaniler bir arada kalıyordu. Süryaniler, Ermenilerden daha çoktu. 1957 öncesi mahallemizde yirmi kadar Ermeni, seksen kadar da Süryani ailesi vardı.

Babama “Köşker Dzerun” veya „Çeço“ derlerdi. Anama “MIGHTSI Mayram” derlerdi. Babamın babası Adıyaman’daki Paşa Hamamı’nın sahibiymiş. Deveyle Kudüs’e giderek „Mıghtsı“ yani hacı olmuş.

Benim çocukluğumda Adıyaman’da tek bir ilkokul vardı. İsmi, “Yeniyol İlkokulu” idi. Bu okul yeni yapılmıştı. Yenipınar Mahallesi’ndeydi. Okul bizim mahalleden uzaktı.

Bir gün Müslüman, Hristiyan; Kürt, Türk, Süryani tüm çocukları topladılar. “Okula gideceksiniz!” dediler. Biz çok sevindik. Okula gittik. O yıllarda okullarda “ihtiyat sınıfları” denen hazırlık sınıfları vardı. Zil çaldı. Biz “ihtiyat sınıfı”na gittik. Öğretmen bir şeyler söyledi. Daha sonra zil çaldı. “Bu günlük bu kadar, şimdi doğru evlerinize gideceksiniz.” dedi.

Evimizin yolunu tuttum. Adıyaman o yıllarda küçük bir kasaba gibiydi. Herkes birbirini tanırdı. Biraz gidince Müslüman çocukları önümü kestiler; beni “Gâvur çocuğu!” diye dövmeye başladılar. Ellerinden zor kurtuldum. İyi koşardım çocukluğumda. Kurtulur kurtulmaz fırladım kaçtım. Okul hayatım, daha ilk günden dayakla başladı.

Eve varınca, anama babama başıma gelenleri anlattım. Anam babam çok üzüldüler. Fakat onlar da yalnız insanlardı. Korkuyorlardı.

Ertesi gün okula gidince, beni dövenleri öğretmenime şikayet ettim. Öğretmen kızdı, “Bir daha yapmayın!” dedi. Fakat dersten sonra “Dacik” çocuklarından gene dayak yedim. Daha sonraki günlerde öğretmenime yalvardım:

“Öğretmenim, beni her gün dövüyorlar. Ne olur beni dersten biraz erken bırak. Onlar gelmeden ben evime yetişeyim!” dedim.

Kabul etti. Fakat bu sefer de beni okul dışındaki “Dacik” çocukları dövmeye başladı. Bir yaşlı adam gelsin de beni kurtarsın diye Allah’a yalvarırdım. Bazen bir yaşlı adam gelir beni kurtarırdı. “Dacik” çocukları; “Bu gâvur çocuğu, gâvur!” derdi. Bu sefer beni kurtaran yaşlı adam; “Gâvur çocuğu mu? O zaman öldürün bu gâvur çocuğunu!” derdi. Beni gene döverlerdi.

Dayak korkusuyla doğru dürüst okula gidemedim. Üçüncü sınıftan sonra okulu terkettim.

Babam yemeniciydi; ayakkabı dikerdi. Ben de babamdan ayakkabıcılık öğrendim. Fabrika işi hazır ayakkabılar çıkınca, ayakkabıcılığı bıraktık. Attarlık yapmaya başladık; yani iğne iplik satmaya başladık. Babam bunu da yapamadı. Manifatura dükkanı açtık. Bu da olmadı. Halıcılık yaptık. Babam en sonunda iflas etti. Her şeyimizi kaybettik. Babam sokaklardan, çöplüklerden naylon, plastik, teneke gibi atıkları toplayıp satmaya başladı. Eskicilik babamı bitirdi. Babam kahrından hasta oldu.  Bütün ailenin yükü benim üstüme kaldı.

Ben ailemle birlikte, 1956 senesinde İskenderun’a göç etmek zorunda kaldık. Babamlar daha sonra bizim yanımıza geldiler. Fakat babam çok yaşamadı ve 1963 senesinde kanserden öldü.

İskenderun’da hayatımı yeniden kurdum. Dükkan açtım. Tam “Başımı kurtardım!” diyecek hale gelince, İskenderun’daki ülkücüler, milliyetçiler başıma belâ oldular. Dükkanıma geliyor; beni silahla tehdit edip, kasayı soyuyorlardı. Emniyete şikayet etsem suçlu ben oluyordum. “Demirel’e küfür etti!” diyerek beni yakaladılar; işkence ettiler; üç ay hapise attılar. 

Tutuklanmalar, hapislikler üç dört kere başıma geldi. İşkence fotoğraflarım İskenderun’daki yerel gazetelerde ve Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştı.

İskenderun’da da huzurumuz kalmadı. Can güvenliğimiz yoktu. Mal güvenliğimiz yoktu.

 

„1915’de el konulan Ermeni malları sahiplerine  iade edilecek!“ sözü veren cumhuriyet hükümetine güvenerek Der Zor sürgününden dönen aileme bir çöp dahi iade edilmemişti. 1934’de Soyadı Kanunu çıktığında “Hatspanian” olan soyadımız kabul edilmedi. Bize “Ekmekçioğlu” soyadı verildi.

Tüm ailemle çalışarak kendi alın terimizle kazandığımız parayla 1970 yılında İskenderun Lisesi karşısındaki bir inşaattan sekiz bağımsız işyeri satın aldım. Ancak noter kanalıyla satın aldığım bu işyerleri mütahit tarafından bana verilmedi. Mahkemeye baş vurdum. Mahkeme benim malımı bana vermedi, malımı işgal edenlere verdi. Gene beş kuruşsuz kalmıştık.

Çocuklarıma Ermenice ve kendi kültürümüzü öğretmek istiyordum. Ancak bu İskenderun’da mümkün değildi. Çocuklarımdan ikisini İstanbul’a, Ermeni okullarına gönderdim. Fakat o yıllarda Türkiye’de sağ–sol kavgası başlamıştı. Çocuklarım benim gibi sol cenahta yerlerini almışlardı. Çocuklarımın hayatından endişe ediyordum. Oğlum solcu diye kim vurduya gidecekti..

Bir yolunu bulup kızım Satenik’i ve oğlum Sarkis’i Almanya’ya gönderdim. Yedi yıl kendime vize almak için uğraştım. Vermediler. Fransa üzerinden, karımla birlikte; kaçak olarak Almanya’ya geldim. İltica etmek zorunda kaldım.

 

Kevork Baba, kızından bir su istedi. Bir sigara yaktı. Ameliyat yarasının acıları kıvrandırıyordu. Kalktı. Biraz evin içinde dolaşıp geldi.

“Başka ne anlatayım?” diye sordu.

“Bu işlerin en başından anlat. Annenden, babandan; çevrendeki en yaşlı insanlarıdan duyduklarını anlat!” dedim.

Kevork Baba, bir sigara daha yaktı.

“Doktorlar içmeyeceksin diyor ama, içmeden duramıyorum bu lâneti!” diyerek derin bir nefes çekti içine. Sonra durgunlaştı. Evin içinde asılı duran, ana babasının resimlerini gösterdi.

Bunlar benim anam ve babamdır.

 

Adıyaman’da yaşarken duyduklarım ve gördüklerim

 

Ben şimdi size on yaşında, Adıyaman’da yaşarken duyduklarımı anlatacağım:

On yaşındayken; yani 1940 yıllarında duyduklarım. 1915 felâketinin üzerinden henüz yirmi beş yıl geçmiş. Yaralar siyim siyim kanamaya devam ediyordu. Felaketten kurtulanlar henüz sağdılar. Adıyaman’da yaşayan herkes “sevkiyet”in acılarını çok iyi biliyordu. Daha o yıllarda Kürtlerin, Türklerin, Müslümanların el koyduğu Ermeni mallarından bazılarının sahipleri Adıyaman’da yaşıyordu.

Ben “Sevkiyet”in hikâyesini babaannemden duydum. Babam yaşadıklarını pek anlatmadı. Babaannem çok anlatırdı. Anlatırken ağlardı. Bizi de ağlatırdı. “Yeter, anlatma!” derdik. “Anlatmasam çatlayıp öleceğim!” derdi. Bir de halam anlatırdı.

Babaannemin ismi;“Mayram”dı. Katliamdan bizim sülaleden sadece babaannem, babam ve halam kurtulmuş. Babam felaket günlerinde sekiz yaşındaymış.

 

Adıyamanlı Mayram’ın anlattıkları:

 

Sevkiyet başlamadan önce, askerlik yaşındaki erkekleri “Askere alıyoruz!” diye toplamışlar. Gece olmuş. Dağdibi semtinden silah sesleri gelmeye başlamış. Türk komşulara gidip “Ne oluyor?” diye sormuşlar. “Korkmayın bağlara giren hırsızlara silah sıkıyorlar!” demişler. Sabah olunca gidip bakıyorlar. Dağdibi mevkisindeki bağların içinde Ermeni erkeklerini öldürmüşler. Babaannem gözleriyle görmüş yakınlarının ölüsünü. Yetişkin erkekler öldürüldükten sonra felaket saati gelmiş... Ermeni evlerine baltalarla, kazmalarla saldırmaya başlamışlar. Evler kerpiçten ve bitişik düzenmiş. Ermeniler, evden eve delikler açmışlar. Evden eve kaçıyorlarmış. Silahları olmadığından, saldırganların, soyguncuların üzerine sıcak su; yüzlerine, gözlerine acı toz biber atıyorlarmış. Bir süre direnmişler, ama sonunda direnişleri kırılmış.

Ermeni kadınlarını, kızlarını, çoluk çocuğu bir yere toplamışlar. “Sevkiyet”e, sürgüne göndermişler. “Sevkiyet” sırasında felaketler yaşanmış. Bir yandan açlık, susuzluk; diğer yandan Kürtlerin “Sevkiyet”e gönderilen Ermeni kafilelerine saldırıları, kırmış geçirmiş insanları. Kürtler kafiledeki güzel kızları, kadınları, çocukları seçip alıyorlarmış. Birçok Ermeni kızı, gelini kendini Fırat’a atarak intihar etmiş. Babaannem, korumak için babama kadın elbisesi giydirmiş. Tanınmasın diye yüzüne çamur sürmüş.

Akrabamız olan bir genç gelini, bir Kürt zorla almak istemiş. O da “Kocamı öldüren bir adama varmam!” demiş. Öldürmüşler. Üç aylık hamileymiş. Ölmeden haç çıkarmış. “Allahım bize yardım et!” diye yalvarmış. Ölünce üzerinden yeşil bir nur çıkmış. Bu yeşil nuru babaannem ve kafiledeki diğer kadınlar görmüş.

Adıyamanlı Ermeni kafilesi kırıla kırıla yoluna devam etmiş. Evvela Urfa’ya varmışlar. Oradan da Suriye’ye, Hamus’a sürülmüşler. Hamus’ta bir mağaraya doldurmuşlar.

Daha iki üç ay önce Adıyaman Paşa Hamamı’nın sahibi olan babaannem, öğrendiği birkaç kelime Arapçayla, babamla birlikte, sokak sokak, ev ev dilenciliğe başlamış.

“Yumma yumma ya yumma!”

“Ene fakir ya yumma!”

“Biz fakiriz merhamet edin!”

“Biz garibiz bize merhamet edin!”

Babaannem, halam ve babam Hamus’ta, sağ kalan diğer Adıyamanlı Ermenilerle birlikte bir müddet kalmışlar. Sonra bir haber gelmiş:

“Mustafa Kemal, “sevkiyet”e giden Ermeniler geri gelebilir! Mallarını da geri vereceğiz!” demiş.

Bu haber üzerine, Adıyaman’a dönmeye karar vermişler. Zaten sevkiyet öncesinden mallarını, eşyalarını güvendikleri Türk ve Kürt komşularına emanet vermişler. “Bunlar sizde emanet kalsın. Eğer bir gün dönersek geri verirsiniz. Dönmezsek, her şey size helâl hoş olsun!” demişler.

Dönmeye karar vermişler ama, dönecek paraları yokmuş. O zamanlar, “Katırcı Mamut” diye birisinin kervanı varmış. Adıyaman ile Hamus arasında kervanıyla taşımacılık yaparmış. Katırcı Mahmut ile sevkiyet öncesinde Adıyaman’da tanışırlarmış. Gidip yalvarmışlar:

“Sen bizi tanıyorsun. Bizi götür Adıyaman’a. Paramız yok, ama Adıyaman’a varınca senin hakkını öderiz!” demişler.

Katırcı Mahmut, kabul etmiş. Ölümden kurtulan Adıyamanlıları Kervanıyla geri getirmiş. Böylece babam, babaannem, halam ve diğer sağ kalan kadınlar Adıyaman’a geri dönmüşler.

Bazı Ermeni kadınları, Hamus’ta, Arapların evlerinde hizmetçilik yaparlarmış. İşte bu Araplar, “Dönmeyin geriye! Kalın burada! Kocalarınızı, çocuklarınızı öldürenlere güvenmeyin. Bir gün sizi de öldürürler!” demişler. Fakat babaannemler her şeyi göze alıp geri gelmişler.

Dost, acı günde belli olur. Yer damar damar, insan çeşit çeşit! Kimi Türk ve Kürtler “Sevkiyet”ten geri dönebilen Ermeni komşularını iyi karşılamış; kimileri de “Daha siz ölmediniz mi? Gene mi geldiniz?” demiş.

“Sevkiyet”ten geri dönenlerden kimisi evine yerleşmiş. Güvendikleri Müslümanlar vefalı çıkmış. Emanet ettiği mallarını, eşyalarını geri vermiş. Kimisinin evine, yurduna başkaları el koymuş. Kimi Müslümanlar kendisine emanet edilen malları “Sevkiyet”ten dönen sahibine vermemiş.

O zamanın hükümeti de önce “Sevkiyet”ten geri dönebilenlere mallarını geri vermiş. Fakat aradan bir zaman geçtikten sonra, kanun değişmiş; malları tekrar geri almış.

Hükümet, mallarımızı geri aldığında, ben çocuktum. “Tümrüz” denilen mevkide tarlamız vardı. Kavun karpuz ekerdik. Burayı devlet elimizden aldı. Daha sonra bu araziden petrol çıktı.

Ölenle ölünmüyor. Hayat devam ediyor. Etmek zorunda. Dedem Adıyaman’ın varlıklı ailelerinden biriymiş. Babaannem felaket günlerine kadar yokluk, yoksulluk görmemiş. Fakat, sevkiyette dilencilik yapmış babamla birlikte. İnsanın başına hayatta her şey gelebilir. şu yetmiş beş yıllık ömrümde varlık da gördüm, yokluk da. şimdi ise Almanya’da varlık içinde yokluk çekiyorum. Doğduğum toprakları, Adıyaman’ı özlüyorum.

Beş çocuğum oldu. Allem ettim, kallem ettim; yemedim yedirdim; giymedim giydirdim. Çocuklarıma Ermenice öğrettim. İkisini İstanbul’a Ermeni okuluna gönderdim. Çocuklarımı iyi birer Ermeni, iyi birer insan olarak yetiştirdim. Almanya’da, Türkiye’de, Ermenistan’da torunlarım oldu. Hepsi de kendini, atalarını bilir. Hepsi de Ermenice konuşur. Hepsi de kilisesini; geleneğini göreneğini; gelmişini geçmişini bilir. İşte benim için mutluluk budur. Ölsem de gam yemem gayrı! Ölsem de gözlerim açık gitmez!

 

Evimiz Adıyaman Kilisesi’ne bitişikti...

 

Adıyamanlı Kevork Baba, “Ben biraz yoruldum. Benim hanım da çok şey bilir. Felaketten kurtulan kadınlardan çok hikâyeler, acı hatıralar duymuştur. Haydi bakalım hanım! Ben yoruldum. Biraz da sen anlat!” diyerek sözü hanımına verdi.

Benim adım Mariam. 1933 senesinde, Adıyaman Kilisesi’nin bitişiğindeki evimizde dünyaya gelmişim. Çocukluğum, gençliğim Adıyaman’da geçti. Kendimi bildim bileli “Sevkiyet” günlerinin, ölümden kurtulan insanların; özellikle de yaşlı kadınların anlattığı korkunç, acılı, gözyaşlarıyla ıslanan hikâyelerini, hatıralarını dinledim. Ben ekmekle, suyla ve bu acı hatıralarla büyüdüm. Bu acı hatıraları evimize gelen yaşlı kadınlar ağlayarak anlatırlardı. Ben bu acı hikâyeleri en çok anneannemden ve halamdan duydum. Dinleye dinleye, sanki bu olayları bizzat ben yaşamışım gibi oldum.

Annemin ismi, “Hripsime” idi. Önce, annemden duyduklarımı anlatayım.

 

Annemden duyduklarım:

 

Annem “Sevkiyet”te üç yaşındaymış. Kafile giderken bir Kürt annemi almış. “Bebek” isminde bir Kürt köyüne götürmüşler. Bu Kürt aile anneme yedi sene bakmış, büyütmüş.

Annemin annesi diğer Ermenilerle birlikte sevkiyete gitmiş. Suriye’de Hama, Hamus, Halep şehirlerinde sürünmüşler. Kimi hizmetçilik etmiş; kimi dilencilik. Ekmek parasını kazanabilmek için dişlerini tırnaklarına takmışlar. Ortalık düzelince, diğer Adıyamanlılarla birlikte Katırcı Mahmut’un katır kervanıyla Adıyaman’a dönmüşler.

Bir yandan yer yurt edinmek, ekmek parası kazanmak için çalışırken; bir yandan da herkes yolda belde kaybolan; onun bunun el koyduğu kızını, kardeşini, karısını, oğlunu, gelinini aramaya başlamış. Annemin halası, sora sora, araya araya; yedi sene önce sevkiyete giderken bir Kürdün aldığı annemin “Bebek” köyünde yaşadığını öğrenmiş. Hemen bir katırcı tutmuş. Binmiş katırcının katırına, katırcıyla birlikte Bebek köyüne varmış. Sora sora annemin kaldığı evi bulmuş. Annemi hemen tanımış. Annem on yaşında güzel bir kız olmuş. Fakat annem halamı tanımamış.

Halam, annemi geri istemiş. Fakat yedi yıldan beri anneme bakan köylü onu vermemiş: “Hayır vermem! Yedi seneden beri ben ona baktım. Büyüttüm. Ben onu oğluma alacağım!” demiş.

“Yedi senede yaptığın masrafını ödeyeyim. Gel sen kardeşimin kızını geri ver!” demiş. Köylü “Kesinlikle vermem!” diyerek halamı evden kovmuş. Halam kartırcıyla birlikte Adıyaman’a geri dönmüş. Kardeşinin kızını geri alabilmek için çareler düşünmeye başlamış. Derken günlerden bir gün, köylerde tellal bağırmaya başlamış:

“Duyduk duymadık demeyin! Evinde Ermeni çocuğu olanlar, Hıristiyan çocuğu olanlar muhtara teslim etsin! Duyduk duymadık demeyin! Çocukları teslim etmeyenler cezalandırılacaktır!”

Tellalı duyan köylü, sabaha kadar uyuyamamış.

“Yahu ben kız çocuğuna yedi sene baktım. Büyüttüm. Halası geldi vemedim. şimdi bu kız, benim çocuğum oldu. Kızımı hiç bilmediğim insanlara, muhtara, hükümete nasıl vereyim? Hiç tanımadığım insanlara vermektense, en iyisi bu kızı halasına geri vereyim!” demiş. “Gelsinler kızlarını alsınlar!” diye, Adıyaman’a haber salmış.

Halam gene bir katırcı tutmuş. Gitmiş Bebek köyüne; annemi almış gelmiş. Annem halasını tanımadığından, “Ben bu kadınla gitmem!” diyerek ağlamış.

Annem, kendisine yedi sene bakan, büyüten bu Kürt ailesinin iyiliklerini hiç unutmadı. Onları ana baba bilerek daima saygıyla anlattı. Hatta daha sonraları bu Kürt aile, annemlere gelip gitmişler. Birbirleriyle yakın akraba gibi olmuşlar.

Ben esas “Sevkiyet” hikâyelerini annemin halasından duydum. Annemin halasının adı “Mayram”dı. Yüz yaşında öldü. Hiçbir şeyi unutmazdı. Sevkiyete gittiklerinde, yirmi beş yaşlarındaymış. şimdi ben size “Mayram”dan duyduklarımı anlatayım:

 

“Seferberlik olacakmış!”

 

Maryam’ın babası bir gün Antep’e gitmiş. Orada “Seferberlik olacakmış!” demişler. Babam çok korkmuş. Adıyaman’a dönmüş. Elinden ayağından can çekilmiş. Yemeden içmeden kesilmiş. Ailesine “Bırakın çalışmayı, yiyip için! Seferberlik olacakmış!” demiş. Demiş demesine ama kendisi de, seferberlik haberini duyduktan tam kırk gün sonra ölmüş. Meğer seferberlik haberini duyar duymaz korkusundan ödü kopmuş.

Maryam’ın babasının ölümünün üzerinden çok zaman geçmemiş. Bir sabah, halam hamur yoğururken, kardeşi koyunları sağarken çığlık çığlığa bir haber gelmiş:

“Ermeniler gidiyormuş!”

“Nereye?”

Bilen yokmuş. “Ermeniler gidiyor! Ermeniler gidiyormuş!” çığlıklarıyla çalkalanmış ortalık.

“Sizi” demişler “iki saatlik bir yere götüreceğiz. Sonra geri getireceğiz!”

“İki saatlik yer neresi?”

“İki saatlik yer nerede?”

“İki saat ne kadar sürer?”

“Ne zaman döneriz evimize bir daha?”

Cevabı bilen yokmuş. Hamur teknede, süt kazanda kalmış. Kürt komşularıyla, Türk komşularıyla helâlleşmişler. Evlerini barklarını, varlarını yoklarını güvendikleri komşulara emanet etmişler. “Biz dönünceye kadar bakalak olun! Her şey sizlere emanet!” demişler.

Gidiş o gidiş; çıkış o çıkış olmuş! Çığlıklarla, ağıtlarla düşmüşler sonu bilinmez sevkiyet yollarına. Açlık, susuzluk, korku, hakaret... Dünya kurulalı böyle bir felaket görmemiş insanlar!

Daha birkaç gün önce, anasının babasının yüzüne bakmaya kıyamadığı suna boylu Ermeni kızlarını, ceylan gözlü Ermeni gelinlerini kapışır olmuş bazı Kürt köylüleri. Kara yağız Ermeni delikanlılarının; boyu boyuna, suyu suyuna yakışan Ermeni erkeklerinin canlarını kör kurşunlar almış bir şafak vakti...

Hayatın da, ölümün de değeri değişmiş...

Ölüm korkusu, ölüm kokusu sarmış ortalığı.

Sevkiyet yollarının üstünde akbabalar uçar olmuş.

İnsan eti yemekten bıkmış kurtlar kuşlar...

 

 “Geçmiş beyler mürüvveti;

 yedikleri insan eti,

 içtikleri kan olmuştur!”

 

Ermeni kafileleri, “Sevkiyet” yollarında kırıla kırıla, azala azala varmışlar Suriye çöllerine... Halep’e, Hama’ya, Hamus’a...

İnsan her yerde insandır! İnsandan umut kesilmez!

Kimi Araplar yardımcı olmuş hayatta kalan Ermenilere... Kimi bir dilim ekmek vermiş kapılarına gelen Ermeni dilencilere. Kimi hizmetçi olarak almış beğendikleri Ermeni kadınlarını...

Elinden iş gelen Ermeni kadınları, “Sevkiyet” korucuları tarafından, iki koyun fiyatına satılıyormuş ölüm yollarında.

Hayat güçlüdür her zaman! İki koyun fiyatına satılan Ermeni kadınları, felaket günlerini atlatıp bir gün yeniden yiğit delikanlılar; ceylan gözlü, suna boylu kızlar doğurmuşlar. Yangın yerlerinde, yangın küllerinden yeniden yaratmışlar Ermeni soyunu. Yok olmamak; soyunu yok olmaktan kurtarmaya çalışmak büyük bahtiyarlıktır her zaman...

Hayat, şakaya gelmez!

Hayatın kanunları başkaymış “Sevkiyet” yollarında...

Size İskenderun’da dükkancılık yaparken tanıdığım bir kadının başından geçenleri anlatayım.

 

İki sefer hacca giden Ermeni Hacer’in hikâyesi

 

İskenderun’a göçüp yerleştikten sonra bir dükkan açtık. Dükkana her türlü insan gelip gidiyor. İskenderun’un halkı karışıktır. Arabı, Türkü, Kürdü, Ermenisi, Süryanisi... Alevîsi, Sünnîsi, Hıristiyanı... Çeşit çeşit insan vardır. İnsan azınlık olunca, daha dikkatli olur. Bende bir huy vardır. Gördüğüm bir insanın, ne olduğunu merak ederim. Kendi kendime sorarım:

“Bizden mi, değil mi?”

“Ermeni mi, `Dacik’ mi?”

“Türk mü Kürt mü?”

“Alevî mi Sünnî mi?”

Tahminlerimde pek yanılmam. Bir gün dükkana bir kadın geldi. Baktım yüzüne. İçimden, “Bu kadın bizden!” dedim. Ama “Sen nesin?” diye sormadım. Görür görmez, bilmediğin insana böyle sorulmaz.

Gelip gitmeye başladı. Adı, Hacer’di. O da, benim ne olduğumu anlamaya çalışıyordu. Bunu sezdim. Sonra sonra dost olduk. Bize gelip gitmeye başladı. Oğlu belediye zabıtasıydı. Kendisi emniyet binasında temizlikçiydi. Bu anlattığım olay otuz beş kırk sene önce oluyor.

Bir gün direkt sordum:

“Sen `Hay’ mısın?”

“He Hayım! Sen de Haysın değil mi?”

“Evet, ben de Hayım!”

“Ben sizin dükkana ilk geldiğim gün, senin `Hay’ olduğunu bilmiştim.”

“Ben de seni ilk gördüğümde, `Hay’ olduğunu tahmin etmiştim.”

“Hacer Hanım, sen ölümden nasıl kurtuldun?” diye sordum.

 

Hacer Hanım anlatmaya başladı:

 

Ben Maraş’ın Pazarcık tarafındanım. “Sevkiyet” başladığında bir yıllık evliydim. Yaşım on sekizin içindeydi. Kocamı öldürdüler. “Sevkiyet” sırasında, kafile Suriye çölüne doğru giderken, şimdiki kocam Hasan beni çekip aldı. Köyüne götürdü. Önce benim ismimi değiştirdi. Benim vaftiz ismim, “Silva” idi. Bana “Bundan sonra senin ismin Hacer!” dediler. Silva’yı bıraktım, Hacer oldum.

Hasan beni kafileden kopardığında, üç aylık hamileydim. Zamanı gelince doğurdum. Nur topu gibi bir kız dünyaya getirdim.

Hasan başıma dikildi:

“Bu çocuk büyürse başımıza iş açar. Ya bu çocuğu öldürürsün, ya da seni ben öldürürüm!” dedi.

Yalvardım yakardım. Kabul etmedi. O zamanlar ölüm korkusu vardı. Kaçsam nereye kaçacaktım. Kimim kimsem kalmamıştı. Kendi çocuğumu kendi elimle zehirleyip öldürdüm.

Günlerce çocuğum gözümün önünden gitmedi. Çok pişman oldum. “Keşke kendimi öldürseydim!” dedim.

Daha sonra, Hasan’dan bir oğlan çocuğu dünyaya getirdim. Bu oğlanı bir türlü kendi çocuğum gibi bağrıma basamadım. Hasan’ı kendi kocam gibi göremedim.

Hasan da kızımı zorla kendisinin öldürttüğünü biliyordu. Günahlarından kurtulması için iki sefer hacca gidip geldi. Her seferinde beni de hacca götürdü.

İnsan kendi çocuğunu öldürür mü? Şimdiki günler olsa öldürmezdim. Ama o günlerde ölüm korkusu vardı. Keşke ben ölseydim! Hiç olmazsa bir sefer ölür giderdim. Çocuğumu öldürdükten sonra, ömür boyunca ölüp ölüp dirildim.

Adıyamanlı Mariam, Hacı Hacer’i anlatırken başladı ağlamaya.

Kevork Baba, “Mariam, sen biraz ağla!” dedi. “Ağlaya ağlaya sakinleşir insan. Bu işleri duymuş, yaşamış insanlar; kadın olsun, erkek olsun ağlamazsa sıkıntısından dert bulur. Mariam, sen biraz ağla! Sen ağlarken, ben size Adıyaman Yeni Saray Mahallesi’nin bekçisini anlatayım da, 1950’li yıllardaki halimizi gözünüzün önüne getirebilin.” diyerek sözü, eşinin ağzından aldı:

 

Eski Saray Mahallesi bekçisi Dursun Çavuş

 

Mahallemizin gece bekçisi, “Dursun Çavuş” adlı yaşlıca, uykucu, içkici biriydi. Biz ona “heses” derdik. Dursun Çavuş, gece biraz sokaklarda dolaşır. Uykusu gelince sıcak bir köşe bulur, kıvrılır yatardı. Arada sırada kalkar, bir iki düdük çalar, gene keyfine bakardı.

Hırsızlar, düdük sesinden, Dursun Çavuş’un yerini, durumunu bilir, işlerini ona göre yaparlardı.

Mahallemizdeki evlerin çoğu kerpiçtendi. Hırsızlar, kapısını açamadıkları evin duvarını kazmayla delip içine girer; beğendiklerini çalarlardı. Evin sahipleri korkudan karşı gelemez, hırsızları ve bekçiyi kimseye şikayet edemezlerdi. Bir gece bizim evin duvarını da kazmayla deldiler. Annem babam uyandı. Fakat korkudan karşı koyamadık.

Hırsızlar çaldıkları eşyaları daha sonra çarşıya götürüp satıyorlardı. Birçok insan, kendi eşyalarını hırsızlardan para verip geri alıyordu. Korkunun Ermenileri, Hıristiyanları ne hale getirdiğini hesap et!

İşte bu korkulu yıllarda, 6-7 Eylül 1955 tarihinde, İstanbul’da, İzmir’de Hırıstiyanlara karşı büyük saldırılar oldu. Ben o günlerde ehliyet almak için İstanbul’da bulunuyordum. Beyoğlu’nda Rumların, Ermenilerin dükkanlarının, mağazalarının, işyerlerinin nasıl yağmalandığını, nasıl talan edildiğini gözlerimle gördüm. Hepsi planlıydı. Hükümet göz yummasa, o çapulcuların hiçbirisi kıllarını bile kıpırdatamazdı.

Amaç, İstanbul’daki, İzmir’deki ve Anadolu’nun köşe bucağında kalmış Hırıstiyanları; Rumları, Ermenileri korkutmak, huzursuz etmek; yerlerini yurtlarını terkedip gitmelerini sağlamak, ekonomik hayatı tamamen Türkleştirmekti. Zaten sonunda öyle de oldu.

Ben İstanbul’dan Adıyaman’a döndüğümde bütün Hırıstiyanlar büyük korku içindeydi. Gizlenecek delik arıyordu. Kimse ortaya çıkıp hakkını arayacak durumda değildi. Yolunu bulan İskenderun’a, İstanbul’a, Amerika’ya, Avrupa’ya göçüyordu. Huzur olsa, güvenlik olsa insan kendi toprağını; yerini yurdunu bırakır, gider miydi?

 

Adıyaman Kilisesi’nin başına gelenler

 

Kiliseler de Camiler gibi kutsal yerlerdir. Bütün mabetler Allah’ın evi sayılır. Böyle olması gerekir. Haydi, cemaatini yok ettin, hiç olmazsa ağzı var dili yok, taştan, mermerden kilisesine dokunma! Ama insanlara kıyan, kiliseleri, mabetleri haydi haydi yok eder!

Benim yaşım yetmiş beş oldu. Aklım erdi ereli, bir huzur yüzü görmedim. Ne zaman Türkiye’de bir kıtlık, karışıklık olmuşsa; ne zaman bir seferberlik, harp durumu yaşanmışsa; kabak Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, kısacası tüm Hırıstiyan azınlıkların başlarına patlamıştır.

Ben 1963-1964 Kıbrıs olayları sırasında yaşadıklarımı çok iyi hatırlıyorum.

Kışkırtılmış, gözü dönmüş bir yığın güruh, “Ya taksim, ya ölüm!” diye bağırarak gelip Adıyaman’daki “Gâvur Mahallesi”ni taşlıyordu.

Aynı günlerde, Ermeniden dönme “Şallo’nun Ahmet” diye içkici, lumpen biri vardı. Kiliseye yedi teneke gazyağı sakladıklarını gelip, haber veriyor. Bunun üzerine, Kilise Heyeti vilayete baş vuruyor. Polisler gelip saklanan gazyağı dolu tenekeleri buluyor. Böylece kilise yanıp kül olmaktan kurtuluyor.

Fakat bu olay, Adıyamanlı Ermenileri, Süryanileri çok korkuttu. Var olan bir damla huzuru da yok etti. Toplam yüz aile dolayındaki Hıristiyan aileden çoğu Adıyaman’ı terketti.

Adıyaman Kilisesi, cemaati azalınca; korkudan kiliseye gidilemeyince kapandı. Sanki, başka yer yokmuş gibi, hükümet, Kiliseyi hapishane yaptı. Kilisenin içindeki kutsal resimler kirletildi. Hapishane başka bir yere taşınınca, Kilise buğday, arpa deposu haline getirildi.

Adıyaman Kilisesi, 1968 yılında yeniden Süryani Kilisesi haline getirildi. Mardin’den gelen Papaz Lahto, 1968 yılından 1985 yılına kadar, Adıyaman Süryani Cemaati’nin resmî dinî önderi olarak görev yaptı.

Adıyaman Süryani Kilisesi, 1995 yılında yeniden kapandı. 2000 yılında yeniden açıldı. Adıyaman Kilisesi’nin başına gelenler, Ermeni Cemaati’nin başına gelenlerle aynıdır.

Kim yaptı bu işleri? Kutsal bir mekânı kim hapishane yaptırdı? Bugüne kadar hiç soran oldu mu? Nasıl olmuştu bu işler? O yıllarda, Adıyaman’da, kiliseden başka hapishane yapılacak bina yok muydu? Elbette vardı. Ama o günlerde yükselen, devlet tarafından körüklenen milliyetçilik insanları bakar kör haline getirmişti. Milliyetçiler kiliselerden, mabetlerden sanki öç alıyordu. Zaten o yıllarda sadece Ermeni kiliseleri değil, Nevşehir’de olduğu gibi, ayakta kalan birçok Rum Ortodoks kilisesi de hapishaneye, ahıra, depoya dönüştürülmüştü. Yine İskenderun’daki Süryanilere ait olan bir kilise, „Zafer Sineması“ olarak kullanılmaktaydı. Düşünün bir kere! Bu işler seksen yüz yıl önce değil; kırk yıl önce, 1964 sonrasında oldu.

 

Adıyamanlı Kevork’un hanımı Mariam sakinleşmiş sesiyle; “Kevork, sen yoruldun. Benim aklıma yeni hikâyeler, başka hatıralar geldi. Unutmadan anlatayım.” diyerek söze girdi:

 

                       Adıyamanlı Ermeni Ali

 

Felaket sırasında, sürgün yollarında erkeklerin çoğu öldürülmüştü. Çocuklar, kadınlar, kızlar kalmıştı geride. Bu yüzden felaket günlerinin acı hikâyelerini, o büyük dersler dolu hatıraları yaşlı Ermeni kadınları çok anlatırdı. Ermeni Ali’nin hikâyesi işte bunlardan biridir.

Adıyaman çevresinde Alevî köyleri vardır. Adıyaman çevresindeki Alevîlerin çoğu Kürttür. Türk olan Alevîler de vardır. İster Kürt olsun, ister Türk; bazı Alevîler “Sevkiyet” sırasında ve “Sevkiyet” sonrasında Ermenilere çok yardımcı olmuştur. Ermeni Ali’nin hikâyesi buna güzel bir örnektir.

Adıyaman’da “Sevkiyet” öncesi Ermeni erkekleri toplanıp Dağdibi mevkisinde öldürülürken; bazı yetişkin Ermeni erkekleri saklanarak ölümden kurtulmuşlardır. Bunlardan birisi, “Abraham” isimli, yirmi beş yaşlarında, Adıyaman Eski Saray Mahallesi’nden bir Ermenidir.

Erkeklerin toplandığı gece, bir yolunu bulup dağa kaçmıştır. Abraham, dağdan dağa geçerek, bir Alevî köyünün yakınındaki, büyük bir mağaraya gizlenir. Buraları, çobanlık yaptığı günlerden iyi bilirmiş. Bir süre ot, kök yiyerek yaşar. Bir gün köyün çobanı Abraham’ı mağarada görür. Alevî dedesine haber verir. Alevî dedesi gizlice gelir. Abraham’la konuşur. Ona güvence verir. “Gel benimle sen, korkma!” der. “Seni kimseye vermeyiz. Bizim kitabımızda can almak yoktur. Bir can kurtarmak büyük bir sevaptır bizim için!”

Dede, Abraham’ı, gece dağdan köye indirir. Abraham’ın saçı sakalı uzamıştır. Yıkanıp temizlenir. Yeni elbise verirler. Dede der ki:

“Abraham, zaman o zaman değil. Çok zor günlerden geçiyoruz. Ölüm ortalıkta kol gezmektedir. Seni gizleyeceğim. Ama sana şimdilik bir isim verelim. Kabul edersen, sana bundan sonra ‘Ali’ diyelim. Ortalık durulunca, sen gene esas ismini kullanırsın.”

Abraham, dedenin verdiği ismi kabul etmiş. Böylece, Ermeni Abraham, Alevî Ali olmuş. Ali, bu köyde yaşamaya başlamış. Fakat bir daha sakalını kesmemiş. Birkaç yıl sonra, ortalık durulunca; Ermeniler gizlendikleri yerlerden meydana çıkmaya başlamış. Abraham, Adıyaman’a geri dönmüş. Evini barkını yeniden toparlamaya başlamış. Fakat ne yaptıysa, ne kadar aradıysa, felaket gününde kaybettiği karısı ile kızını bulamamış.

Felaket sonrası günlerde, birçok insan kaybettiği karısını, kocasını, çocuğunu, anasını, babasını, yakınını ararmış. Kimi kimsesi olmayan birçok kadın kız, erkek ortada kalmış. Yuvalar yıkılmış, ocaklar söndürülmüş. Ama hayat devam etmek zorunda. Soyun üremesi, insanların evlenmesi, yuva kurması şart. Aşktan, sevdadan; yaştan baştan daha önemli olan, yeni yuvaların kurulması. Sözü geçen, sayılan bazı insanlar kimsesiz kalmış, yuvası dağılmış Ermeni kadın ve erkeklerinin yeniden yuva kurmalarına yardımcı oluyormuş.

Ermeni Ali’ye de; “Karından, kızından bir haber çıkmadı. Yaşasa belli olurdu. Gel seni everelim. Senin gibi garip kalmış bir Ermeni gelini var!” demişler. Evlilik hazırlığına başlanmış.

Onlar evlilik hazırlığını yapa dursunlar, gelelim Ermeni Ali’nin karısıyla kızının başına gelenlere...

“Sevkiyet”ten önce, Abraham ile karısı Anna çok mutlularmış. Birbirlerini çok severlermiş. Bir kız çocukları olmuş. Adını Osimyan koymuşlar. Abraham ölümden kaçtığında iki yaşındaymış. Osimyan, “Sevkiyet”e annesi Anna’nın sırtında başlamış.

Kafilenin önünü kesen Kürtlerden birisi, Anna’yı sırtındaki çocuğu ile birlikte, hizmetçi olarak evine getiriyor. Anna bu Kürt ailesinin ev işlerini yapmaya başlıyor. Hayvanlara bakıyor, koyunları sağıyor, odun toplayıp getiriyor. Her akşam üzeri köyün alt tarafındaki çeşmeden su taşıyor. Ama aklı fikri kocası Abraham’daymış. Öldü mü, kaldı mı? Bilmiyormuş. “Yaşasa, mutlaka arar bulur beni!” diyormuş. Arayan soran olmamış. “Herhalde kocam da öldü!” demeye dili varmıyormuş.

Aynı köyde hizmetçilik yapan bir genç Ermeni kızı daha varmış. Adı, “Takuhi” imiş. Takuhi, iyi bir Kürt ailesinin yanına düşmüş. Evin hanımı Takuhi’yi hep korurmuş. Anna ile Takuhi hemen hemen her akşam çeşme başında görüşür, birbirlerinin halini hatırını sorarlarmış.

Aradan üç yıl geçmiş...

Anna’nın yaşı yirmi üç, kızı Osimyan’nın yaşı beş olmuş. Anna’nın sahibi, “Senin kocandan hiç ses seda çıkmadı. Yaşasa seni arar bulurdu. Gel seni, akrabamızdan bir Kürtle evlendirelim! Hem senin, hem de onun başı kurtulsun!” demiş. Anna, önce kabul etmemiş. Üstelemişler. Olur mu olmaz mı diye düşünür olmuş.

İşte bugünlerden birinde, Anna, çeşmeden su doldururken, atlı bir yiğit gelmiş. Anna’yı hemen tanımış. Ama bir yanlışlık yapmayayım diye seslenmemiş.

O zamanlar, ölümden kurtulmuş tek tük Ermeni yiğitleri atlarıyla, Adıyaman dağlarında tebdil-i kıyafetle, gizli gizli dolaşır; dağda belde kalmış Ermenileri toplar, birbirini kaybetmiş insanları birbirine kavuştururmuş. İşte çeşme başında Anna’yı gören o atlı yiğidin ismi “Artin”miş.

Adıyamanlı Artin, Abraham’ın arkadaşıymış. Artin de ölümden kaçıp kurtulanlardan biriymiş. Hatta bir zaman dağlarda Abraham ile birlikte gizlenmişler. Abraham, Adıyaman’a dönünce aralarındaki bağ kopmamış. Birbirleriyle haberleşirlermiş.

Artin, Abraham’ın evleneceğinden de haberliymiş; Anna’yı tekrar görmek için, çeşme başına gitmiş. Beklemiş beklemiş. Anna gelince, yanına yaklaşmış:

“Ben Hay’ım! Korkma! Seni tanıdım. Sen Abraham’ın karısı Anna değil misin?”

“Evet, ben Anna’yım.”

“Hiç korkma! Senin kocan yaşıyor. Seni arıyor. Hiç kimseye bir şey söyleme! Tam bir hafta sonra, ben gene buraya geleceğim. Çocuğunu da getir. Seni kocana götüreceğim!”

Dünyalar Anna’nın olmuş. Atlı yiğit, atına binmiş, uçmuş gitmiş...

Anna, gün saymaya başlamış. Artin, Abraham’a, “Karını buldum!” müjdesini yetiştirmiş.

Bu arada, sahibi Anna’yı akrabasına vermek için sabırsızlanıyormış. Anna, bir gün odun toplamadan döndüğünde, kızını evde bulamamış. Hemen sahibine, “Kızım nerede?” diye sormuş. “Buradaydı! Nereye gitti acaba?” demişler. Aramış taramış kızını bulamamış. Kahrolmuş! Delilere dönmüş! Öldü mü? Kaldı mı? Yoksa “Anası evlenecek, ayakbağı olmasın!” diye öldürüldü mü? Beş yaşındaki kız çocuğu, sanki yer yarılıp içine girmiş!

Anna, kızını ararken, bir hafta geçivermiş. Ne yapsın? Siz olsanız ne yapardınız? Dert ortağı Ermeni kızı Takuhi’ye, çeşme başında derdini açmış.

Takuhi:

“Anna, sen git kocana! Ben Osimyan’ı ne yapar eder bulurum. Bulunca da sana haber salarım. Sen git kocana, durma!” demiş.

Sözleştikleri saatte, Anna çeşme başına gitmiş. Atlı yiğit gelmiş. Almış Anna’yı atının terkisine, salıvermiş atının başını... Gece yarısı, Abraham’ın kapısından sessizce içeri girmişler. Artin, Anna’yı kocasına teslim etmiş. Sessizce ayrılmış, dağların yolunu tutmuş.

Artin, daha sonra, gene çeşme başına gitmiş. Takuhi’yi beklemeye başlamış. Takuhi de atlı yiğidin yolunu gözlermiş. Kimseye renk vermemiş. Yerin kulağı var deyip kapatmış ağzını.

Takuhi su doldurmaya gelince; Artin yanına varmış.

“Korkma! Anna’yı kocasına kavuşturdum. Yarın akşam seni de buradan götüreceğim. Tam şu zamanda gel!” demiş. Kuş gibi uçup gitmiş.

Ertesi gün, Artin, Takuhi’yi atının terkisine bindirmiş. Koyvermiş atının gemini! Götürmüş Adıyaman’a; güvendiği bir Ermeniye emanet etmiş. Takuhi bir müddet bu ailenin yanında kalmış. Artin, daha sonra, Takuhi’yi uygun gördüğü bir Ermeni ile evlendirmiş. Kimsesiz kalmış iki gence bir yuva kurmuş.

Sonra?

Ermeni Ali, sakalını ölünceye kadar kesmemiş...

Kızları Osimyan’dan bir daha hiçbir haber gelmemiş...

Sonra?

Takuhi ile kocası, 1964 yılında, Adıyaman’dan İskenderun’a göçmek zorunda kaldılar. İskenderun’da, bizim komşumuz oldular. Takuhi, iyi bir ebe oldu. Adıyaman’da, İskenderun’da birçok Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Süryani çocuğun dünyaya gelmesine yardımcı oldu. Benim kızımın da oğlum Sarkis’in de ebesidir.

Takuhi’nin altı çocuğu oldu. Hepsi de hayırlı evlâtlar oldu. Şimdi İstanbul’da yaşarlar.

 

* * *

 

Kevork Dzeruni Hatspanian, 14 Şubat 1929’da Adıyaman Eskisaray Mahallesi’nde doğdu. 28 Ocak 2010 günü varolduğu topraklardan, anayurdundan uzakta Köln’de vefat etti. 81 yıllık ömründe Ermeni olduğu için çok acılar çekti. Başına gelmedik bela kalmadı! Ama o hiçbir zaman haksızlıklara boyun eğmedi. Başını dik tutmasını bildi. Umudunu ve yüzündeki tertemiz gülümsemesini hiçbir zaman kaybetmedi. Beş hayırlı evlat yetiştirdi. 12 torun sahibi oldu. Çocukları, ailesi İstanbul, Köln, New York, Yerevan’a dağıldı.

Bilmeyenler ne bilsin onu, bilenlere selam olsun!

Hatspanian ailesinin acılarını paylaşıyorum.

Hepinizin başı sağ olsun !

Bu acı, son acınız olsun!

 

 

Bochum, 10 Şubat 2010                              Kemal Yalçın

 

 

 

 

 

 

Yeni Kitap

SüryanilerVeSEYFO kitap kapaklari
Bu kitabımda, dünden bugüne Süryanilerin tarihini, 1915’te SEYFO olarak adlandırılan soykırım sırasında Süryanilerin başlarına gelenleri... [Devam]

Özyaşam

kemalyalcin1
Kemal Yalçın, 05.09.1952 günü Denizli'nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Çapa...[Devam oku]

 

Kitaplar

books 1149959 1920
İlk şiirimi 1964 yılında, Isparta Gönen Öğretmen Okulu birinci sınıf öğrencisi iken yazmıştım. Düzenli yazmaya 1973’de başladım. [Devam oku]

Şiirler

young girl 1149701 1920
Yazarlık hayatıma şiirle başladım. En zor günlerimde, en yalnız anlarımda, en duygusal hallerimde şiir benim elimden tuttu. [Devam oku]

Yazılar

book 1091627 1920
Şiir, öykü ve romanın dışında, düşünce ve görüşlerimi deneme, makale, gazete yazısı biçimlerinde dile getiriyorum. [Devam oku]

Yazarlar

fgd
Bu dünya gelimli gidimli bir dünya. Sevgili dostlarımı, değerli yazar arkadaşlarımı birer birer sonsuzluğa uğurladık. Onları bu sayfada... [Devam oku]

 

 

Adıyamanlı Kevork Baba’nın ardından

 

Çileli ve şerefli bir ömre saygı...

 

Kemal Yalçın

 

 

Adıyamanlı Kevork Baba, 28 Ocak 2010 günü, Köln’de vefat etti.

Kevork Baba ve hanımı Mariam ile 2004 yılında, “Sarı Gelin / Sari Gyalin” kitabımın hazırlıkları sırasında, Sırpazan Karekin Bekçiyan’ın vasıtasıyla tanışmıştım.

Bir akşam misafiri olmuştuk. Sonraki günlerde Kevork Baba’yı tekrar ziyaret ettim. Baş başa uzun uzun konuştum. Hanımıyla birlikte uzun, acılı, inanılması zor hayatlarını anlatmışlardı bana.

Adıyamanlı Kevork Baba, bir vardı bir yok oldu!

Acı haberi, bana İstanbul’dan Köln’e gelmiş olan oğlu Hagop verdi.

 

 

 

Hasta olduğunu, çaresiz dertlere karşı direndiğini biliyordum.

Sarkis henüz tutuklu değilken ve Ermenistan güvenlik güçleri tarafından aranıyorken ölümcül hasta olan babasını görmek için Ermenistan’dan Köln’e gelmişti. Bir süre babasının yanında kalmış, hasret gidermiş sonra “Bir daha gelirim, merak etme, Ermenistan dört saatlik yer. Sen gel de, ben uçar gelirim!” diyerek hasta yatağındaki babasıyla vedalaşmıştı. Sarkis, uzun yıllar Fransa’da yaşamıştı. Fransız vatandaşıydı. İsteseydi Ermenistan’a dönmez, çoluğunu çocuğunu Fransa’ya getirir, keyfine bakardı. Fakat o her zaman ki gibi zoru seçmiş, demokrasi mücadelesini sürdürmek için Ermenistan’a dönmüştü.

Düseldorf Havaalanı’ndan uğurlamıştık onu.

“Yerevan’a varır varmaz haber ver bize!” demiştim.

“Merak etme, mutlaka haber veririm, seni merakta bırakmam!“ demişti.

Günlerce bir haber gelmedi Sarkis’ten!

Sonra, varır varmaz evinde gözaltına alındığı haberi geldi.

Sonra tutuklanmıştı.

Sonra hükümeti eleştirmekten, muhalefet hareketini örgütlemekten yargılandı.  Gerçekleri dobra dobra söylemekten başka suçu yoktu.

2 Haziran 2009 günü siyasi görüşlerinden ve siyasi faaliyetlerinden dolayı üç buçuk yıla mahkum oldu.

Genel Af sayesinde bütün siyasi mahkumlar, tutuklular serbest bırakıldığı halde, „Vartaşen“ mahpushanesinde bir tek Sarkis kaldı.

Sarkis, halen Yerevan yakınlarındaki „Vartaşen“ mahpushanesinde tek siyasi mahkum olarak kalmaktadır.

Kevork Baba, oğlunun başına gelenleri bilmeden, „Yahu Sarkis, gel artık oğlum!“ diye kapılara baka baka bu dünyadan uçup gitti.

Sarkis, „Vartaşen“mahpushanesinde deli divane oldu. Adıyamanlı Sarkis, demir parmaklıklar, demir kapılar ardında kilitli kaldı. Ölüm değil, zulüm zor geldi ona, aileye, kardeşlerine!

Ermenistan yasalarına göre, ömür boyu hapis cezası alanlar bile, birinci derecede yakınlarını yitirdiklerinde dini ve vicdani görevlerini yerine getirmek ve aileleriyle birlikte taziyeleri kabul etmek  üzere yedi gün serbest bırakılıyor. Düşünce suçlusu olan Sarkis’e bu insani yasa da uygulanmadı.

 

Cenaze töreni 5 ŞUBAT 2010, Cuma günü, Köln Ermeni Kilisesi’nde yapıldı.

Adıyamanlı Kevork Dzeruni Hatspanian, doğduğu toprakların hasretiyle Köln Ermeni Mezarlığı’nda toprağa verildi.

Cenaze törenine, cenaze yemeğine çok insan gelmişti.

Kilisenin geniş salonu doldu taştı. Bazı misafirler salonda yer olmadığından, acılı aile fertlerine taziye dileklerini sunup ayrılmak zorunda kaldılar.

Anne Mayram, oğlunu bekliyordu. Bütün kardeşler bir araya gelmişlerdi. Sadece Sarkis yoktu aralarında.

„Nerede bu Sarkis! Ne zaman gelecek bu oğlan!“ diye soruyordu etrafındakilere, herkes binbir güçlükle gizliyordu gerçeği.

Ağabeyi Murad Hagop İstanbul’dan gelmişti.

Telefonda konuştuğumuz, E-Mail ile haberleştiğimiz halde, cenaze töreninde, kilisede tanıştık ilk kez.

Cenaze yemeğinde yanyana oturduk.

„Sarkis, Karabağ’a okul yapma işleriyle uğraşmaya gitmiş. Uçak bulamamış, bulur bulmaz gelecek!“ demişti annesine.

Yanına oturdum. Baş sağlığı dileklerimi sundum. Sessizce „Sağ ol!“ dedi. Gözleri salonun kapısındaydı. Sarkis, deli dolu koşup gelecek, anasına sarılıverecekti.

“Nerede kaldı bu Sarkis?”

Verecek cevap bulamadım!

Ölümün acısı kadar, hatta ölümün acısından daha çok Sarkis’e yapılan haksızlığın, zulmün acısı, gözü kapılarda kalan ananın hüznü kahretti beni!

Uzaklardan, çok uzaklardan „Yiğidim Aslanım“ türküsü geliyordu kulaklarıma;

„Bugün efkarlıyım açmasın güller

Yiğidimden kara haber verirler

Demirden döşeği, taştan sedirler

Yiğidim aslanım burda yatıyor

 

Ne bir haram yedin, ne cana kıydın

Ekmek kadar temiz, su gibi aydın

Hiç kimse duymadan hükümler giydin

Yiğidim aslanım burda yatıyor.“

 

* *  *

 

Ey Adıyamanlılar!

Çocukluğunu zehir ettiğiniz, ilkokul yollarında başını yardığınız “Gâvur dölü“  ya da Gâvuroğlu“ aşağıladığınız “Gâvuroğlu Kevork” Adıyaman’ın hasreti içinde Köln’de öldü!

Haberiniz oldu mu?

Nerden bileceksiniz!

Yaşarken varlığını kabul etmediğiniz “Gâvuroğlu Kevork”un, ölümünü nereden duyacaksınız!

Ama o ölüm döşeğinde bile başından geçenleri, Adıyaman’daki evlerini, yerini yurdunu, el konulan topraklarını, mezarı bile bilinmeyen atalarını anlatıyordu evlatlarına!

Altı yıl önce bana da anlatmıştı.

Ey Adıyamanlılar,

“Gâvuroğlu Kevork” yok artık!

Ama onun anlattıklarını aynen yazdım. Hayat hikayesini kendisinin de yazdığını biliyorum. Umarım çocukları bu yazılanları bir gün yayınlarlar.

Söz uçar, yazı kalır.

Bundan sonrası Adıyamanlı Kevork Dzeruni Hatspanian’a aittir.

 Ne anlattıysa aynen yazdım.

 

 

“Gâvur Mahallesi”nde yaşadıklarım:

 

Ben Adıyamanlı Kevork Dzeruni Hatspanian. 14.02.1929 tarihinde Adıyaman’da, Eski Saray Mahallesi’nde doğdum. Eski Saray Mahallesi, büyük bir mahalleydi. Biz Adıyaman Surp Boğos Bedros Kilisesi’nin etrafındaki mahallede kalıyorduk. Adıyamanlı Müslümanlar; Türk olsun, Kürt olsun bizim mahalleye “Gâvur Mahallesi” derlerdi. Mahallemizde Ermeniler ve Süryaniler bir arada kalıyordu. Süryaniler, Ermenilerden daha çoktu. 1957 öncesi mahallemizde yirmi kadar Ermeni, seksen kadar da Süryani ailesi vardı.

Babama “Köşker Dzerun” veya „Çeço“ derlerdi. Anama “MIGHTSI Mayram” derlerdi. Babamın babası Adıyaman’daki Paşa Hamamı’nın sahibiymiş. Deveyle Kudüs’e giderek „Mıghtsı“ yani hacı olmuş.

Benim çocukluğumda Adıyaman’da tek bir ilkokul vardı. İsmi, “Yeniyol İlkokulu” idi. Bu okul yeni yapılmıştı. Yenipınar Mahallesi’ndeydi. Okul bizim mahalleden uzaktı.

Bir gün Müslüman, Hristiyan; Kürt, Türk, Süryani tüm çocukları topladılar. “Okula gideceksiniz!” dediler. Biz çok sevindik. Okula gittik. O yıllarda okullarda “ihtiyat sınıfları” denen hazırlık sınıfları vardı. Zil çaldı. Biz “ihtiyat sınıfı”na gittik. Öğretmen bir şeyler söyledi. Daha sonra zil çaldı. “Bu günlük bu kadar, şimdi doğru evlerinize gideceksiniz.” dedi.

Evimizin yolunu tuttum. Adıyaman o yıllarda küçük bir kasaba gibiydi. Herkes birbirini tanırdı. Biraz gidince Müslüman çocukları önümü kestiler; beni “Gâvur çocuğu!” diye dövmeye başladılar. Ellerinden zor kurtuldum. İyi koşardım çocukluğumda. Kurtulur kurtulmaz fırladım kaçtım. Okul hayatım, daha ilk günden dayakla başladı.

Eve varınca, anama babama başıma gelenleri anlattım. Anam babam çok üzüldüler. Fakat onlar da yalnız insanlardı. Korkuyorlardı.

Ertesi gün okula gidince, beni dövenleri öğretmenime şikayet ettim. Öğretmen kızdı, “Bir daha yapmayın!” dedi. Fakat dersten sonra “Dacik” çocuklarından gene dayak yedim. Daha sonraki günlerde öğretmenime yalvardım:

“Öğretmenim, beni her gün dövüyorlar. Ne olur beni dersten biraz erken bırak. Onlar gelmeden ben evime yetişeyim!” dedim.

Kabul etti. Fakat bu sefer de beni okul dışındaki “Dacik” çocukları dövmeye başladı. Bir yaşlı adam gelsin de beni kurtarsın diye Allah’a yalvarırdım. Bazen bir yaşlı adam gelir beni kurtarırdı. “Dacik” çocukları; “Bu gâvur çocuğu, gâvur!” derdi. Bu sefer beni kurtaran yaşlı adam; “Gâvur çocuğu mu? O zaman öldürün bu gâvur çocuğunu!” derdi. Beni gene döverlerdi.

Dayak korkusuyla doğru dürüst okula gidemedim. Üçüncü sınıftan sonra okulu terkettim.

Babam yemeniciydi; ayakkabı dikerdi. Ben de babamdan ayakkabıcılık öğrendim. Fabrika işi hazır ayakkabılar çıkınca, ayakkabıcılığı bıraktık. Attarlık yapmaya başladık; yani iğne iplik satmaya başladık. Babam bunu da yapamadı. Manifatura dükkanı açtık. Bu da olmadı. Halıcılık yaptık. Babam en sonunda iflas etti. Her şeyimizi kaybettik. Babam sokaklardan, çöplüklerden naylon, plastik, teneke gibi atıkları toplayıp satmaya başladı. Eskicilik babamı bitirdi. Babam kahrından hasta oldu.  Bütün ailenin yükü benim üstüme kaldı.

Ben ailemle birlikte, 1956 senesinde İskenderun’a göç etmek zorunda kaldık. Babamlar daha sonra bizim yanımıza geldiler. Fakat babam çok yaşamadı ve 1963 senesinde kanserden öldü.

İskenderun’da hayatımı yeniden kurdum. Dükkan açtım. Tam “Başımı kurtardım!” diyecek hale gelince, İskenderun’daki ülkücüler, milliyetçiler başıma belâ oldular. Dükkanıma geliyor; beni silahla tehdit edip, kasayı soyuyorlardı. Emniyete şikayet etsem suçlu ben oluyordum. “Demirel’e küfür etti!” diyerek beni yakaladılar; işkence ettiler; üç ay hapise attılar. 

Tutuklanmalar, hapislikler üç dört kere başıma geldi. İşkence fotoğraflarım İskenderun’daki yerel gazetelerde ve Cumhuriyet gazetesinde yayınlanmıştı.

İskenderun’da da huzurumuz kalmadı. Can güvenliğimiz yoktu. Mal güvenliğimiz yoktu.

 

„1915’de el konulan Ermeni malları sahiplerine  iade edilecek!“ sözü veren cumhuriyet hükümetine güvenerek Der Zor sürgününden dönen aileme bir çöp dahi iade edilmemişti. 1934’de Soyadı Kanunu çıktığında “Hatspanian” olan soyadımız kabul edilmedi. Bize “Ekmekçioğlu” soyadı verildi.

Tüm ailemle çalışarak kendi alın terimizle kazandığımız parayla 1970 yılında İskenderun Lisesi karşısındaki bir inşaattan sekiz bağımsız işyeri satın aldım. Ancak noter kanalıyla satın aldığım bu işyerleri mütahit tarafından bana verilmedi. Mahkemeye baş vurdum. Mahkeme benim malımı bana vermedi, malımı işgal edenlere verdi. Gene beş kuruşsuz kalmıştık.

Çocuklarıma Ermenice ve kendi kültürümüzü öğretmek istiyordum. Ancak bu İskenderun’da mümkün değildi. Çocuklarımdan ikisini İstanbul’a, Ermeni okullarına gönderdim. Fakat o yıllarda Türkiye’de sağ–sol kavgası başlamıştı. Çocuklarım benim gibi sol cenahta yerlerini almışlardı. Çocuklarımın hayatından endişe ediyordum. Oğlum solcu diye kim vurduya gidecekti..

Bir yolunu bulup kızım Satenik’i ve oğlum Sarkis’i Almanya’ya gönderdim. Yedi yıl kendime vize almak için uğraştım. Vermediler. Fransa üzerinden, karımla birlikte; kaçak olarak Almanya’ya geldim. İltica etmek zorunda kaldım.

 

Kevork Baba, kızından bir su istedi. Bir sigara yaktı. Ameliyat yarasının acıları kıvrandırıyordu. Kalktı. Biraz evin içinde dolaşıp geldi.

“Başka ne anlatayım?” diye sordu.

“Bu işlerin en başından anlat. Annenden, babandan; çevrendeki en yaşlı insanlarıdan duyduklarını anlat!” dedim.

Kevork Baba, bir sigara daha yaktı.

“Doktorlar içmeyeceksin diyor ama, içmeden duramıyorum bu lâneti!” diyerek derin bir nefes çekti içine. Sonra durgunlaştı. Evin içinde asılı duran, ana babasının resimlerini gösterdi.

Bunlar benim anam ve babamdır.

 

Adıyaman’da yaşarken duyduklarım ve gördüklerim

 

Ben şimdi size on yaşında, Adıyaman’da yaşarken duyduklarımı anlatacağım:

On yaşındayken; yani 1940 yıllarında duyduklarım. 1915 felâketinin üzerinden henüz yirmi beş yıl geçmiş. Yaralar siyim siyim kanamaya devam ediyordu. Felaketten kurtulanlar henüz sağdılar. Adıyaman’da yaşayan herkes “sevkiyet”in acılarını çok iyi biliyordu. Daha o yıllarda Kürtlerin, Türklerin, Müslümanların el koyduğu Ermeni mallarından bazılarının sahipleri Adıyaman’da yaşıyordu.

Ben “Sevkiyet”in hikâyesini babaannemden duydum. Babam yaşadıklarını pek anlatmadı. Babaannem çok anlatırdı. Anlatırken ağlardı. Bizi de ağlatırdı. “Yeter, anlatma!” derdik. “Anlatmasam çatlayıp öleceğim!” derdi. Bir de halam anlatırdı.

Babaannemin ismi;“Mayram”dı. Katliamdan bizim sülaleden sadece babaannem, babam ve halam kurtulmuş. Babam felaket günlerinde sekiz yaşındaymış.

 

Adıyamanlı Mayram’ın anlattıkları:

 

Sevkiyet başlamadan önce, askerlik yaşındaki erkekleri “Askere alıyoruz!” diye toplamışlar. Gece olmuş. Dağdibi semtinden silah sesleri gelmeye başlamış. Türk komşulara gidip “Ne oluyor?” diye sormuşlar. “Korkmayın bağlara giren hırsızlara silah sıkıyorlar!” demişler. Sabah olunca gidip bakıyorlar. Dağdibi mevkisindeki bağların içinde Ermeni erkeklerini öldürmüşler. Babaannem gözleriyle görmüş yakınlarının ölüsünü. Yetişkin erkekler öldürüldükten sonra felaket saati gelmiş... Ermeni evlerine baltalarla, kazmalarla saldırmaya başlamışlar. Evler kerpiçten ve bitişik düzenmiş. Ermeniler, evden eve delikler açmışlar. Evden eve kaçıyorlarmış. Silahları olmadığından, saldırganların, soyguncuların üzerine sıcak su; yüzlerine, gözlerine acı toz biber atıyorlarmış. Bir süre direnmişler, ama sonunda direnişleri kırılmış.

Ermeni kadınlarını, kızlarını, çoluk çocuğu bir yere toplamışlar. “Sevkiyet”e, sürgüne göndermişler. “Sevkiyet” sırasında felaketler yaşanmış. Bir yandan açlık, susuzluk; diğer yandan Kürtlerin “Sevkiyet”e gönderilen Ermeni kafilelerine saldırıları, kırmış geçirmiş insanları. Kürtler kafiledeki güzel kızları, kadınları, çocukları seçip alıyorlarmış. Birçok Ermeni kızı, gelini kendini Fırat’a atarak intihar etmiş. Babaannem, korumak için babama kadın elbisesi giydirmiş. Tanınmasın diye yüzüne çamur sürmüş.

Akrabamız olan bir genç gelini, bir Kürt zorla almak istemiş. O da “Kocamı öldüren bir adama varmam!” demiş. Öldürmüşler. Üç aylık hamileymiş. Ölmeden haç çıkarmış. “Allahım bize yardım et!” diye yalvarmış. Ölünce üzerinden yeşil bir nur çıkmış. Bu yeşil nuru babaannem ve kafiledeki diğer kadınlar görmüş.

Adıyamanlı Ermeni kafilesi kırıla kırıla yoluna devam etmiş. Evvela Urfa’ya varmışlar. Oradan da Suriye’ye, Hamus’a sürülmüşler. Hamus’ta bir mağaraya doldurmuşlar.

Daha iki üç ay önce Adıyaman Paşa Hamamı’nın sahibi olan babaannem, öğrendiği birkaç kelime Arapçayla, babamla birlikte, sokak sokak, ev ev dilenciliğe başlamış.

“Yumma yumma ya yumma!”

“Ene fakir ya yumma!”

“Biz fakiriz merhamet edin!”

“Biz garibiz bize merhamet edin!”

Babaannem, halam ve babam Hamus’ta, sağ kalan diğer Adıyamanlı Ermenilerle birlikte bir müddet kalmışlar. Sonra bir haber gelmiş:

“Mustafa Kemal, “sevkiyet”e giden Ermeniler geri gelebilir! Mallarını da geri vereceğiz!” demiş.

Bu haber üzerine, Adıyaman’a dönmeye karar vermişler. Zaten sevkiyet öncesinden mallarını, eşyalarını güvendikleri Türk ve Kürt komşularına emanet vermişler. “Bunlar sizde emanet kalsın. Eğer bir gün dönersek geri verirsiniz. Dönmezsek, her şey size helâl hoş olsun!” demişler.

Dönmeye karar vermişler ama, dönecek paraları yokmuş. O zamanlar, “Katırcı Mamut” diye birisinin kervanı varmış. Adıyaman ile Hamus arasında kervanıyla taşımacılık yaparmış. Katırcı Mahmut ile sevkiyet öncesinde Adıyaman’da tanışırlarmış. Gidip yalvarmışlar:

“Sen bizi tanıyorsun. Bizi götür Adıyaman’a. Paramız yok, ama Adıyaman’a varınca senin hakkını öderiz!” demişler.

Katırcı Mahmut, kabul etmiş. Ölümden kurtulan Adıyamanlıları Kervanıyla geri getirmiş. Böylece babam, babaannem, halam ve diğer sağ kalan kadınlar Adıyaman’a geri dönmüşler.

Bazı Ermeni kadınları, Hamus’ta, Arapların evlerinde hizmetçilik yaparlarmış. İşte bu Araplar, “Dönmeyin geriye! Kalın burada! Kocalarınızı, çocuklarınızı öldürenlere güvenmeyin. Bir gün sizi de öldürürler!” demişler. Fakat babaannemler her şeyi göze alıp geri gelmişler.

Dost, acı günde belli olur. Yer damar damar, insan çeşit çeşit! Kimi Türk ve Kürtler “Sevkiyet”ten geri dönebilen Ermeni komşularını iyi karşılamış; kimileri de “Daha siz ölmediniz mi? Gene mi geldiniz?” demiş.

“Sevkiyet”ten geri dönenlerden kimisi evine yerleşmiş. Güvendikleri Müslümanlar vefalı çıkmış. Emanet ettiği mallarını, eşyalarını geri vermiş. Kimisinin evine, yurduna başkaları el koymuş. Kimi Müslümanlar kendisine emanet edilen malları “Sevkiyet”ten dönen sahibine vermemiş.

O zamanın hükümeti de önce “Sevkiyet”ten geri dönebilenlere mallarını geri vermiş. Fakat aradan bir zaman geçtikten sonra, kanun değişmiş; malları tekrar geri almış.

Hükümet, mallarımızı geri aldığında, ben çocuktum. “Tümrüz” denilen mevkide tarlamız vardı. Kavun karpuz ekerdik. Burayı devlet elimizden aldı. Daha sonra bu araziden petrol çıktı.

Ölenle ölünmüyor. Hayat devam ediyor. Etmek zorunda. Dedem Adıyaman’ın varlıklı ailelerinden biriymiş. Babaannem felaket günlerine kadar yokluk, yoksulluk görmemiş. Fakat, sevkiyette dilencilik yapmış babamla birlikte. İnsanın başına hayatta her şey gelebilir. şu yetmiş beş yıllık ömrümde varlık da gördüm, yokluk da. şimdi ise Almanya’da varlık içinde yokluk çekiyorum. Doğduğum toprakları, Adıyaman’ı özlüyorum.

Beş çocuğum oldu. Allem ettim, kallem ettim; yemedim yedirdim; giymedim giydirdim. Çocuklarıma Ermenice öğrettim. İkisini İstanbul’a Ermeni okuluna gönderdim. Çocuklarımı iyi birer Ermeni, iyi birer insan olarak yetiştirdim. Almanya’da, Türkiye’de, Ermenistan’da torunlarım oldu. Hepsi de kendini, atalarını bilir. Hepsi de Ermenice konuşur. Hepsi de kilisesini; geleneğini göreneğini; gelmişini geçmişini bilir. İşte benim için mutluluk budur. Ölsem de gam yemem gayrı! Ölsem de gözlerim açık gitmez!

 

Evimiz Adıyaman Kilisesi’ne bitişikti...

 

Adıyamanlı Kevork Baba, “Ben biraz yoruldum. Benim hanım da çok şey bilir. Felaketten kurtulan kadınlardan çok hikâyeler, acı hatıralar duymuştur. Haydi bakalım hanım! Ben yoruldum. Biraz da sen anlat!” diyerek sözü hanımına verdi.

Benim adım Mariam. 1933 senesinde, Adıyaman Kilisesi’nin bitişiğindeki evimizde dünyaya gelmişim. Çocukluğum, gençliğim Adıyaman’da geçti. Kendimi bildim bileli “Sevkiyet” günlerinin, ölümden kurtulan insanların; özellikle de yaşlı kadınların anlattığı korkunç, acılı, gözyaşlarıyla ıslanan hikâyelerini, hatıralarını dinledim. Ben ekmekle, suyla ve bu acı hatıralarla büyüdüm. Bu acı hatıraları evimize gelen yaşlı kadınlar ağlayarak anlatırlardı. Ben bu acı hikâyeleri en çok anneannemden ve halamdan duydum. Dinleye dinleye, sanki bu olayları bizzat ben yaşamışım gibi oldum.

Annemin ismi, “Hripsime” idi. Önce, annemden duyduklarımı anlatayım.

 

Annemden duyduklarım:

 

Annem “Sevkiyet”te üç yaşındaymış. Kafile giderken bir Kürt annemi almış. “Bebek” isminde bir Kürt köyüne götürmüşler. Bu Kürt aile anneme yedi sene bakmış, büyütmüş.

Annemin annesi diğer Ermenilerle birlikte sevkiyete gitmiş. Suriye’de Hama, Hamus, Halep şehirlerinde sürünmüşler. Kimi hizmetçilik etmiş; kimi dilencilik. Ekmek parasını kazanabilmek için dişlerini tırnaklarına takmışlar. Ortalık düzelince, diğer Adıyamanlılarla birlikte Katırcı Mahmut’un katır kervanıyla Adıyaman’a dönmüşler.

Bir yandan yer yurt edinmek, ekmek parası kazanmak için çalışırken; bir yandan da herkes yolda belde kaybolan; onun bunun el koyduğu kızını, kardeşini, karısını, oğlunu, gelinini aramaya başlamış. Annemin halası, sora sora, araya araya; yedi sene önce sevkiyete giderken bir Kürdün aldığı annemin “Bebek” köyünde yaşadığını öğrenmiş. Hemen bir katırcı tutmuş. Binmiş katırcının katırına, katırcıyla birlikte Bebek köyüne varmış. Sora sora annemin kaldığı evi bulmuş. Annemi hemen tanımış. Annem on yaşında güzel bir kız olmuş. Fakat annem halamı tanımamış.

Halam, annemi geri istemiş. Fakat yedi yıldan beri anneme bakan köylü onu vermemiş: “Hayır vermem! Yedi seneden beri ben ona baktım. Büyüttüm. Ben onu oğluma alacağım!” demiş.

“Yedi senede yaptığın masrafını ödeyeyim. Gel sen kardeşimin kızını geri ver!” demiş. Köylü “Kesinlikle vermem!” diyerek halamı evden kovmuş. Halam kartırcıyla birlikte Adıyaman’a geri dönmüş. Kardeşinin kızını geri alabilmek için çareler düşünmeye başlamış. Derken günlerden bir gün, köylerde tellal bağırmaya başlamış:

“Duyduk duymadık demeyin! Evinde Ermeni çocuğu olanlar, Hıristiyan çocuğu olanlar muhtara teslim etsin! Duyduk duymadık demeyin! Çocukları teslim etmeyenler cezalandırılacaktır!”

Tellalı duyan köylü, sabaha kadar uyuyamamış.

“Yahu ben kız çocuğuna yedi sene baktım. Büyüttüm. Halası geldi vemedim. şimdi bu kız, benim çocuğum oldu. Kızımı hiç bilmediğim insanlara, muhtara, hükümete nasıl vereyim? Hiç tanımadığım insanlara vermektense, en iyisi bu kızı halasına geri vereyim!” demiş. “Gelsinler kızlarını alsınlar!” diye, Adıyaman’a haber salmış.

Halam gene bir katırcı tutmuş. Gitmiş Bebek köyüne; annemi almış gelmiş. Annem halasını tanımadığından, “Ben bu kadınla gitmem!” diyerek ağlamış.

Annem, kendisine yedi sene bakan, büyüten bu Kürt ailesinin iyiliklerini hiç unutmadı. Onları ana baba bilerek daima saygıyla anlattı. Hatta daha sonraları bu Kürt aile, annemlere gelip gitmişler. Birbirleriyle yakın akraba gibi olmuşlar.

Ben esas “Sevkiyet” hikâyelerini annemin halasından duydum. Annemin halasının adı “Mayram”dı. Yüz yaşında öldü. Hiçbir şeyi unutmazdı. Sevkiyete gittiklerinde, yirmi beş yaşlarındaymış. şimdi ben size “Mayram”dan duyduklarımı anlatayım:

 

“Seferberlik olacakmış!”

 

Maryam’ın babası bir gün Antep’e gitmiş. Orada “Seferberlik olacakmış!” demişler. Babam çok korkmuş. Adıyaman’a dönmüş. Elinden ayağından can çekilmiş. Yemeden içmeden kesilmiş. Ailesine “Bırakın çalışmayı, yiyip için! Seferberlik olacakmış!” demiş. Demiş demesine ama kendisi de, seferberlik haberini duyduktan tam kırk gün sonra ölmüş. Meğer seferberlik haberini duyar duymaz korkusundan ödü kopmuş.

Maryam’ın babasının ölümünün üzerinden çok zaman geçmemiş. Bir sabah, halam hamur yoğururken, kardeşi koyunları sağarken çığlık çığlığa bir haber gelmiş:

“Ermeniler gidiyormuş!”

“Nereye?”

Bilen yokmuş. “Ermeniler gidiyor! Ermeniler gidiyormuş!” çığlıklarıyla çalkalanmış ortalık.

“Sizi” demişler “iki saatlik bir yere götüreceğiz. Sonra geri getireceğiz!”

“İki saatlik yer neresi?”

“İki saatlik yer nerede?”

“İki saat ne kadar sürer?”

“Ne zaman döneriz evimize bir daha?”

Cevabı bilen yokmuş. Hamur teknede, süt kazanda kalmış. Kürt komşularıyla, Türk komşularıyla helâlleşmişler. Evlerini barklarını, varlarını yoklarını güvendikleri komşulara emanet etmişler. “Biz dönünceye kadar bakalak olun! Her şey sizlere emanet!” demişler.

Gidiş o gidiş; çıkış o çıkış olmuş! Çığlıklarla, ağıtlarla düşmüşler sonu bilinmez sevkiyet yollarına. Açlık, susuzluk, korku, hakaret... Dünya kurulalı böyle bir felaket görmemiş insanlar!

Daha birkaç gün önce, anasının babasının yüzüne bakmaya kıyamadığı suna boylu Ermeni kızlarını, ceylan gözlü Ermeni gelinlerini kapışır olmuş bazı Kürt köylüleri. Kara yağız Ermeni delikanlılarının; boyu boyuna, suyu suyuna yakışan Ermeni erkeklerinin canlarını kör kurşunlar almış bir şafak vakti...

Hayatın da, ölümün de değeri değişmiş...

Ölüm korkusu, ölüm kokusu sarmış ortalığı.

Sevkiyet yollarının üstünde akbabalar uçar olmuş.

İnsan eti yemekten bıkmış kurtlar kuşlar...

 

 “Geçmiş beyler mürüvveti;

 yedikleri insan eti,

 içtikleri kan olmuştur!”

 

Ermeni kafileleri, “Sevkiyet” yollarında kırıla kırıla, azala azala varmışlar Suriye çöllerine... Halep’e, Hama’ya, Hamus’a...

İnsan her yerde insandır! İnsandan umut kesilmez!

Kimi Araplar yardımcı olmuş hayatta kalan Ermenilere... Kimi bir dilim ekmek vermiş kapılarına gelen Ermeni dilencilere. Kimi hizmetçi olarak almış beğendikleri Ermeni kadınlarını...

Elinden iş gelen Ermeni kadınları, “Sevkiyet” korucuları tarafından, iki koyun fiyatına satılıyormuş ölüm yollarında.

Hayat güçlüdür her zaman! İki koyun fiyatına satılan Ermeni kadınları, felaket günlerini atlatıp bir gün yeniden yiğit delikanlılar; ceylan gözlü, suna boylu kızlar doğurmuşlar. Yangın yerlerinde, yangın küllerinden yeniden yaratmışlar Ermeni soyunu. Yok olmamak; soyunu yok olmaktan kurtarmaya çalışmak büyük bahtiyarlıktır her zaman...

Hayat, şakaya gelmez!

Hayatın kanunları başkaymış “Sevkiyet” yollarında...

Size İskenderun’da dükkancılık yaparken tanıdığım bir kadının başından geçenleri anlatayım.

 

İki sefer hacca giden Ermeni Hacer’in hikâyesi

 

İskenderun’a göçüp yerleştikten sonra bir dükkan açtık. Dükkana her türlü insan gelip gidiyor. İskenderun’un halkı karışıktır. Arabı, Türkü, Kürdü, Ermenisi, Süryanisi... Alevîsi, Sünnîsi, Hıristiyanı... Çeşit çeşit insan vardır. İnsan azınlık olunca, daha dikkatli olur. Bende bir huy vardır. Gördüğüm bir insanın, ne olduğunu merak ederim. Kendi kendime sorarım:

“Bizden mi, değil mi?”

“Ermeni mi, `Dacik’ mi?”

“Türk mü Kürt mü?”

“Alevî mi Sünnî mi?”

Tahminlerimde pek yanılmam. Bir gün dükkana bir kadın geldi. Baktım yüzüne. İçimden, “Bu kadın bizden!” dedim. Ama “Sen nesin?” diye sormadım. Görür görmez, bilmediğin insana böyle sorulmaz.

Gelip gitmeye başladı. Adı, Hacer’di. O da, benim ne olduğumu anlamaya çalışıyordu. Bunu sezdim. Sonra sonra dost olduk. Bize gelip gitmeye başladı. Oğlu belediye zabıtasıydı. Kendisi emniyet binasında temizlikçiydi. Bu anlattığım olay otuz beş kırk sene önce oluyor.

Bir gün direkt sordum:

“Sen `Hay’ mısın?”

“He Hayım! Sen de Haysın değil mi?”

“Evet, ben de Hayım!”

“Ben sizin dükkana ilk geldiğim gün, senin `Hay’ olduğunu bilmiştim.”

“Ben de seni ilk gördüğümde, `Hay’ olduğunu tahmin etmiştim.”

“Hacer Hanım, sen ölümden nasıl kurtuldun?” diye sordum.

 

Hacer Hanım anlatmaya başladı:

 

Ben Maraş’ın Pazarcık tarafındanım. “Sevkiyet” başladığında bir yıllık evliydim. Yaşım on sekizin içindeydi. Kocamı öldürdüler. “Sevkiyet” sırasında, kafile Suriye çölüne doğru giderken, şimdiki kocam Hasan beni çekip aldı. Köyüne götürdü. Önce benim ismimi değiştirdi. Benim vaftiz ismim, “Silva” idi. Bana “Bundan sonra senin ismin Hacer!” dediler. Silva’yı bıraktım, Hacer oldum.

Hasan beni kafileden kopardığında, üç aylık hamileydim. Zamanı gelince doğurdum. Nur topu gibi bir kız dünyaya getirdim.

Hasan başıma dikildi:

“Bu çocuk büyürse başımıza iş açar. Ya bu çocuğu öldürürsün, ya da seni ben öldürürüm!” dedi.

Yalvardım yakardım. Kabul etmedi. O zamanlar ölüm korkusu vardı. Kaçsam nereye kaçacaktım. Kimim kimsem kalmamıştı. Kendi çocuğumu kendi elimle zehirleyip öldürdüm.

Günlerce çocuğum gözümün önünden gitmedi. Çok pişman oldum. “Keşke kendimi öldürseydim!” dedim.

Daha sonra, Hasan’dan bir oğlan çocuğu dünyaya getirdim. Bu oğlanı bir türlü kendi çocuğum gibi bağrıma basamadım. Hasan’ı kendi kocam gibi göremedim.

Hasan da kızımı zorla kendisinin öldürttüğünü biliyordu. Günahlarından kurtulması için iki sefer hacca gidip geldi. Her seferinde beni de hacca götürdü.

İnsan kendi çocuğunu öldürür mü? Şimdiki günler olsa öldürmezdim. Ama o günlerde ölüm korkusu vardı. Keşke ben ölseydim! Hiç olmazsa bir sefer ölür giderdim. Çocuğumu öldürdükten sonra, ömür boyunca ölüp ölüp dirildim.

Adıyamanlı Mariam, Hacı Hacer’i anlatırken başladı ağlamaya.

Kevork Baba, “Mariam, sen biraz ağla!” dedi. “Ağlaya ağlaya sakinleşir insan. Bu işleri duymuş, yaşamış insanlar; kadın olsun, erkek olsun ağlamazsa sıkıntısından dert bulur. Mariam, sen biraz ağla! Sen ağlarken, ben size Adıyaman Yeni Saray Mahallesi’nin bekçisini anlatayım da, 1950’li yıllardaki halimizi gözünüzün önüne getirebilin.” diyerek sözü, eşinin ağzından aldı:

 

Eski Saray Mahallesi bekçisi Dursun Çavuş

 

Mahallemizin gece bekçisi, “Dursun Çavuş” adlı yaşlıca, uykucu, içkici biriydi. Biz ona “heses” derdik. Dursun Çavuş, gece biraz sokaklarda dolaşır. Uykusu gelince sıcak bir köşe bulur, kıvrılır yatardı. Arada sırada kalkar, bir iki düdük çalar, gene keyfine bakardı.

Hırsızlar, düdük sesinden, Dursun Çavuş’un yerini, durumunu bilir, işlerini ona göre yaparlardı.

Mahallemizdeki evlerin çoğu kerpiçtendi. Hırsızlar, kapısını açamadıkları evin duvarını kazmayla delip içine girer; beğendiklerini çalarlardı. Evin sahipleri korkudan karşı gelemez, hırsızları ve bekçiyi kimseye şikayet edemezlerdi. Bir gece bizim evin duvarını da kazmayla deldiler. Annem babam uyandı. Fakat korkudan karşı koyamadık.

Hırsızlar çaldıkları eşyaları daha sonra çarşıya götürüp satıyorlardı. Birçok insan, kendi eşyalarını hırsızlardan para verip geri alıyordu. Korkunun Ermenileri, Hıristiyanları ne hale getirdiğini hesap et!

İşte bu korkulu yıllarda, 6-7 Eylül 1955 tarihinde, İstanbul’da, İzmir’de Hırıstiyanlara karşı büyük saldırılar oldu. Ben o günlerde ehliyet almak için İstanbul’da bulunuyordum. Beyoğlu’nda Rumların, Ermenilerin dükkanlarının, mağazalarının, işyerlerinin nasıl yağmalandığını, nasıl talan edildiğini gözlerimle gördüm. Hepsi planlıydı. Hükümet göz yummasa, o çapulcuların hiçbirisi kıllarını bile kıpırdatamazdı.

Amaç, İstanbul’daki, İzmir’deki ve Anadolu’nun köşe bucağında kalmış Hırıstiyanları; Rumları, Ermenileri korkutmak, huzursuz etmek; yerlerini yurtlarını terkedip gitmelerini sağlamak, ekonomik hayatı tamamen Türkleştirmekti. Zaten sonunda öyle de oldu.

Ben İstanbul’dan Adıyaman’a döndüğümde bütün Hırıstiyanlar büyük korku içindeydi. Gizlenecek delik arıyordu. Kimse ortaya çıkıp hakkını arayacak durumda değildi. Yolunu bulan İskenderun’a, İstanbul’a, Amerika’ya, Avrupa’ya göçüyordu. Huzur olsa, güvenlik olsa insan kendi toprağını; yerini yurdunu bırakır, gider miydi?

 

Adıyaman Kilisesi’nin başına gelenler

 

Kiliseler de Camiler gibi kutsal yerlerdir. Bütün mabetler Allah’ın evi sayılır. Böyle olması gerekir. Haydi, cemaatini yok ettin, hiç olmazsa ağzı var dili yok, taştan, mermerden kilisesine dokunma! Ama insanlara kıyan, kiliseleri, mabetleri haydi haydi yok eder!

Benim yaşım yetmiş beş oldu. Aklım erdi ereli, bir huzur yüzü görmedim. Ne zaman Türkiye’de bir kıtlık, karışıklık olmuşsa; ne zaman bir seferberlik, harp durumu yaşanmışsa; kabak Ermenilerin, Rumların, Süryanilerin, kısacası tüm Hırıstiyan azınlıkların başlarına patlamıştır.

Ben 1963-1964 Kıbrıs olayları sırasında yaşadıklarımı çok iyi hatırlıyorum.

Kışkırtılmış, gözü dönmüş bir yığın güruh, “Ya taksim, ya ölüm!” diye bağırarak gelip Adıyaman’daki “Gâvur Mahallesi”ni taşlıyordu.

Aynı günlerde, Ermeniden dönme “Şallo’nun Ahmet” diye içkici, lumpen biri vardı. Kiliseye yedi teneke gazyağı sakladıklarını gelip, haber veriyor. Bunun üzerine, Kilise Heyeti vilayete baş vuruyor. Polisler gelip saklanan gazyağı dolu tenekeleri buluyor. Böylece kilise yanıp kül olmaktan kurtuluyor.

Fakat bu olay, Adıyamanlı Ermenileri, Süryanileri çok korkuttu. Var olan bir damla huzuru da yok etti. Toplam yüz aile dolayındaki Hıristiyan aileden çoğu Adıyaman’ı terketti.

Adıyaman Kilisesi, cemaati azalınca; korkudan kiliseye gidilemeyince kapandı. Sanki, başka yer yokmuş gibi, hükümet, Kiliseyi hapishane yaptı. Kilisenin içindeki kutsal resimler kirletildi. Hapishane başka bir yere taşınınca, Kilise buğday, arpa deposu haline getirildi.

Adıyaman Kilisesi, 1968 yılında yeniden Süryani Kilisesi haline getirildi. Mardin’den gelen Papaz Lahto, 1968 yılından 1985 yılına kadar, Adıyaman Süryani Cemaati’nin resmî dinî önderi olarak görev yaptı.

Adıyaman Süryani Kilisesi, 1995 yılında yeniden kapandı. 2000 yılında yeniden açıldı. Adıyaman Kilisesi’nin başına gelenler, Ermeni Cemaati’nin başına gelenlerle aynıdır.

Kim yaptı bu işleri? Kutsal bir mekânı kim hapishane yaptırdı? Bugüne kadar hiç soran oldu mu? Nasıl olmuştu bu işler? O yıllarda, Adıyaman’da, kiliseden başka hapishane yapılacak bina yok muydu? Elbette vardı. Ama o günlerde yükselen, devlet tarafından körüklenen milliyetçilik insanları bakar kör haline getirmişti. Milliyetçiler kiliselerden, mabetlerden sanki öç alıyordu. Zaten o yıllarda sadece Ermeni kiliseleri değil, Nevşehir’de olduğu gibi, ayakta kalan birçok Rum Ortodoks kilisesi de hapishaneye, ahıra, depoya dönüştürülmüştü. Yine İskenderun’daki Süryanilere ait olan bir kilise, „Zafer Sineması“ olarak kullanılmaktaydı. Düşünün bir kere! Bu işler seksen yüz yıl önce değil; kırk yıl önce, 1964 sonrasında oldu.

 

Adıyamanlı Kevork’un hanımı Mariam sakinleşmiş sesiyle; “Kevork, sen yoruldun. Benim aklıma yeni hikâyeler, başka hatıralar geldi. Unutmadan anlatayım.” diyerek söze girdi:

 

                       Adıyamanlı Ermeni Ali

 

Felaket sırasında, sürgün yollarında erkeklerin çoğu öldürülmüştü. Çocuklar, kadınlar, kızlar kalmıştı geride. Bu yüzden felaket günlerinin acı hikâyelerini, o büyük dersler dolu hatıraları yaşlı Ermeni kadınları çok anlatırdı. Ermeni Ali’nin hikâyesi işte bunlardan biridir.

Adıyaman çevresinde Alevî köyleri vardır. Adıyaman çevresindeki Alevîlerin çoğu Kürttür. Türk olan Alevîler de vardır. İster Kürt olsun, ister Türk; bazı Alevîler “Sevkiyet” sırasında ve “Sevkiyet” sonrasında Ermenilere çok yardımcı olmuştur. Ermeni Ali’nin hikâyesi buna güzel bir örnektir.

Adıyaman’da “Sevkiyet” öncesi Ermeni erkekleri toplanıp Dağdibi mevkisinde öldürülürken; bazı yetişkin Ermeni erkekleri saklanarak ölümden kurtulmuşlardır. Bunlardan birisi, “Abraham” isimli, yirmi beş yaşlarında, Adıyaman Eski Saray Mahallesi’nden bir Ermenidir.

Erkeklerin toplandığı gece, bir yolunu bulup dağa kaçmıştır. Abraham, dağdan dağa geçerek, bir Alevî köyünün yakınındaki, büyük bir mağaraya gizlenir. Buraları, çobanlık yaptığı günlerden iyi bilirmiş. Bir süre ot, kök yiyerek yaşar. Bir gün köyün çobanı Abraham’ı mağarada görür. Alevî dedesine haber verir. Alevî dedesi gizlice gelir. Abraham’la konuşur. Ona güvence verir. “Gel benimle sen, korkma!” der. “Seni kimseye vermeyiz. Bizim kitabımızda can almak yoktur. Bir can kurtarmak büyük bir sevaptır bizim için!”

Dede, Abraham’ı, gece dağdan köye indirir. Abraham’ın saçı sakalı uzamıştır. Yıkanıp temizlenir. Yeni elbise verirler. Dede der ki:

“Abraham, zaman o zaman değil. Çok zor günlerden geçiyoruz. Ölüm ortalıkta kol gezmektedir. Seni gizleyeceğim. Ama sana şimdilik bir isim verelim. Kabul edersen, sana bundan sonra ‘Ali’ diyelim. Ortalık durulunca, sen gene esas ismini kullanırsın.”

Abraham, dedenin verdiği ismi kabul etmiş. Böylece, Ermeni Abraham, Alevî Ali olmuş. Ali, bu köyde yaşamaya başlamış. Fakat bir daha sakalını kesmemiş. Birkaç yıl sonra, ortalık durulunca; Ermeniler gizlendikleri yerlerden meydana çıkmaya başlamış. Abraham, Adıyaman’a geri dönmüş. Evini barkını yeniden toparlamaya başlamış. Fakat ne yaptıysa, ne kadar aradıysa, felaket gününde kaybettiği karısı ile kızını bulamamış.

Felaket sonrası günlerde, birçok insan kaybettiği karısını, kocasını, çocuğunu, anasını, babasını, yakınını ararmış. Kimi kimsesi olmayan birçok kadın kız, erkek ortada kalmış. Yuvalar yıkılmış, ocaklar söndürülmüş. Ama hayat devam etmek zorunda. Soyun üremesi, insanların evlenmesi, yuva kurması şart. Aşktan, sevdadan; yaştan baştan daha önemli olan, yeni yuvaların kurulması. Sözü geçen, sayılan bazı insanlar kimsesiz kalmış, yuvası dağılmış Ermeni kadın ve erkeklerinin yeniden yuva kurmalarına yardımcı oluyormuş.

Ermeni Ali’ye de; “Karından, kızından bir haber çıkmadı. Yaşasa belli olurdu. Gel seni everelim. Senin gibi garip kalmış bir Ermeni gelini var!” demişler. Evlilik hazırlığına başlanmış.

Onlar evlilik hazırlığını yapa dursunlar, gelelim Ermeni Ali’nin karısıyla kızının başına gelenlere...

“Sevkiyet”ten önce, Abraham ile karısı Anna çok mutlularmış. Birbirlerini çok severlermiş. Bir kız çocukları olmuş. Adını Osimyan koymuşlar. Abraham ölümden kaçtığında iki yaşındaymış. Osimyan, “Sevkiyet”e annesi Anna’nın sırtında başlamış.

Kafilenin önünü kesen Kürtlerden birisi, Anna’yı sırtındaki çocuğu ile birlikte, hizmetçi olarak evine getiriyor. Anna bu Kürt ailesinin ev işlerini yapmaya başlıyor. Hayvanlara bakıyor, koyunları sağıyor, odun toplayıp getiriyor. Her akşam üzeri köyün alt tarafındaki çeşmeden su taşıyor. Ama aklı fikri kocası Abraham’daymış. Öldü mü, kaldı mı? Bilmiyormuş. “Yaşasa, mutlaka arar bulur beni!” diyormuş. Arayan soran olmamış. “Herhalde kocam da öldü!” demeye dili varmıyormuş.

Aynı köyde hizmetçilik yapan bir genç Ermeni kızı daha varmış. Adı, “Takuhi” imiş. Takuhi, iyi bir Kürt ailesinin yanına düşmüş. Evin hanımı Takuhi’yi hep korurmuş. Anna ile Takuhi hemen hemen her akşam çeşme başında görüşür, birbirlerinin halini hatırını sorarlarmış.

Aradan üç yıl geçmiş...

Anna’nın yaşı yirmi üç, kızı Osimyan’nın yaşı beş olmuş. Anna’nın sahibi, “Senin kocandan hiç ses seda çıkmadı. Yaşasa seni arar bulurdu. Gel seni, akrabamızdan bir Kürtle evlendirelim! Hem senin, hem de onun başı kurtulsun!” demiş. Anna, önce kabul etmemiş. Üstelemişler. Olur mu olmaz mı diye düşünür olmuş.

İşte bugünlerden birinde, Anna, çeşmeden su doldururken, atlı bir yiğit gelmiş. Anna’yı hemen tanımış. Ama bir yanlışlık yapmayayım diye seslenmemiş.

O zamanlar, ölümden kurtulmuş tek tük Ermeni yiğitleri atlarıyla, Adıyaman dağlarında tebdil-i kıyafetle, gizli gizli dolaşır; dağda belde kalmış Ermenileri toplar, birbirini kaybetmiş insanları birbirine kavuştururmuş. İşte çeşme başında Anna’yı gören o atlı yiğidin ismi “Artin”miş.

Adıyamanlı Artin, Abraham’ın arkadaşıymış. Artin de ölümden kaçıp kurtulanlardan biriymiş. Hatta bir zaman dağlarda Abraham ile birlikte gizlenmişler. Abraham, Adıyaman’a dönünce aralarındaki bağ kopmamış. Birbirleriyle haberleşirlermiş.

Artin, Abraham’ın evleneceğinden de haberliymiş; Anna’yı tekrar görmek için, çeşme başına gitmiş. Beklemiş beklemiş. Anna gelince, yanına yaklaşmış:

“Ben Hay’ım! Korkma! Seni tanıdım. Sen Abraham’ın karısı Anna değil misin?”

“Evet, ben Anna’yım.”

“Hiç korkma! Senin kocan yaşıyor. Seni arıyor. Hiç kimseye bir şey söyleme! Tam bir hafta sonra, ben gene buraya geleceğim. Çocuğunu da getir. Seni kocana götüreceğim!”

Dünyalar Anna’nın olmuş. Atlı yiğit, atına binmiş, uçmuş gitmiş...

Anna, gün saymaya başlamış. Artin, Abraham’a, “Karını buldum!” müjdesini yetiştirmiş.

Bu arada, sahibi Anna’yı akrabasına vermek için sabırsızlanıyormış. Anna, bir gün odun toplamadan döndüğünde, kızını evde bulamamış. Hemen sahibine, “Kızım nerede?” diye sormuş. “Buradaydı! Nereye gitti acaba?” demişler. Aramış taramış kızını bulamamış. Kahrolmuş! Delilere dönmüş! Öldü mü? Kaldı mı? Yoksa “Anası evlenecek, ayakbağı olmasın!” diye öldürüldü mü? Beş yaşındaki kız çocuğu, sanki yer yarılıp içine girmiş!

Anna, kızını ararken, bir hafta geçivermiş. Ne yapsın? Siz olsanız ne yapardınız? Dert ortağı Ermeni kızı Takuhi’ye, çeşme başında derdini açmış.

Takuhi:

“Anna, sen git kocana! Ben Osimyan’ı ne yapar eder bulurum. Bulunca da sana haber salarım. Sen git kocana, durma!” demiş.

Sözleştikleri saatte, Anna çeşme başına gitmiş. Atlı yiğit gelmiş. Almış Anna’yı atının terkisine, salıvermiş atının başını... Gece yarısı, Abraham’ın kapısından sessizce içeri girmişler. Artin, Anna’yı kocasına teslim etmiş. Sessizce ayrılmış, dağların yolunu tutmuş.

Artin, daha sonra, gene çeşme başına gitmiş. Takuhi’yi beklemeye başlamış. Takuhi de atlı yiğidin yolunu gözlermiş. Kimseye renk vermemiş. Yerin kulağı var deyip kapatmış ağzını.

Takuhi su doldurmaya gelince; Artin yanına varmış.

“Korkma! Anna’yı kocasına kavuşturdum. Yarın akşam seni de buradan götüreceğim. Tam şu zamanda gel!” demiş. Kuş gibi uçup gitmiş.

Ertesi gün, Artin, Takuhi’yi atının terkisine bindirmiş. Koyvermiş atının gemini! Götürmüş Adıyaman’a; güvendiği bir Ermeniye emanet etmiş. Takuhi bir müddet bu ailenin yanında kalmış. Artin, daha sonra, Takuhi’yi uygun gördüğü bir Ermeni ile evlendirmiş. Kimsesiz kalmış iki gence bir yuva kurmuş.

Sonra?

Ermeni Ali, sakalını ölünceye kadar kesmemiş...

Kızları Osimyan’dan bir daha hiçbir haber gelmemiş...

Sonra?

Takuhi ile kocası, 1964 yılında, Adıyaman’dan İskenderun’a göçmek zorunda kaldılar. İskenderun’da, bizim komşumuz oldular. Takuhi, iyi bir ebe oldu. Adıyaman’da, İskenderun’da birçok Kürt, Türk, Arap, Ermeni, Süryani çocuğun dünyaya gelmesine yardımcı oldu. Benim kızımın da oğlum Sarkis’in de ebesidir.

Takuhi’nin altı çocuğu oldu. Hepsi de hayırlı evlâtlar oldu. Şimdi İstanbul’da yaşarlar.

 

* * *

 

Kevork Dzeruni Hatspanian, 14 Şubat 1929’da Adıyaman Eskisaray Mahallesi’nde doğdu. 28 Ocak 2010 günü varolduğu topraklardan, anayurdundan uzakta Köln’de vefat etti. 81 yıllık ömründe Ermeni olduğu için çok acılar çekti. Başına gelmedik bela kalmadı! Ama o hiçbir zaman haksızlıklara boyun eğmedi. Başını dik tutmasını bildi. Umudunu ve yüzündeki tertemiz gülümsemesini hiçbir zaman kaybetmedi. Beş hayırlı evlat yetiştirdi. 12 torun sahibi oldu. Çocukları, ailesi İstanbul, Köln, New York, Yerevan’a dağıldı.

Bilmeyenler ne bilsin onu, bilenlere selam olsun!

Hatspanian ailesinin acılarını paylaşıyorum.

Hepinizin başı sağ olsun !

Bu acı, son acınız olsun!

 

 

Bochum, 10 Şubat 2010                              Kemal Yalçın

 

 

 

 

 

 

-->

Dünya bizim vatanımız

Konuk Defteri

books 925891 1920
Kitaplarım, şiirlerim, edebiyat çalışmalarım hakkında okuyucularımdan, arkadaşlarımdan çeşitli mektuplar, yazılar alıyorum. Bunlardan bazılarını, uygun gördüklerimi burada yayınlıyorum. [Devam]

Eğitim

bookshelf 413705 1920
İlkokuldan sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na ve daha sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gittim. Toplam 10 yıl yatılı öğrenci olarak okudum. [Devam oku]

Sipariş

gifts 570821 1920
Bu web sitesinde tanıtılan kitapların tümü buradan sipariş edilebilir. İyi okumalar. [Devam]