Kemal Yalçın

Devrim ve Ethem’le sekiz yıl kadar önce, Heilbronn’da yapılan bir okuma gününde tanışmıştık. Okuma gününe, Türkler, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler gelmişti. Ben o gün “Seninle Güler Yüreğim” ve “Emanet Çeyiz” adlı belgesel romanlarımı anlatmıştım.

Devrim, okuma günü başlangıcında ve sonunda Kürtçe, Zazaca, Ermenice, Türkçe türküler söyledi. Sarı Gyalin türküsüyle insanların yüreklerine girmiş, damarlarından akarak ta akıllarına, hatıralarına kadar gitmişti.

Bu tanışmadan sonra dostluğumuz, kardeşliğimiz serpilip gelişti.

Ethem, Türkiye’nin, dünyanın siyasal, toplumsal olaylarına büyük ilgi duyuyor; bu konularda düzenlenen toplantılara, etkinliklere, yürüyüşlere katılıyordu. Ethem özellikle Ermeni sorunuyla ilgileniyordu.

Yüreklerimizin sesi, gözlerimizin bakışı, beynimizdeki ışıltılar hemen hemen aynıydı. Bazen okuma günlerime geliyorlar, Devrim çeşitli dillerde türküler söylüyordu.

Devrim, baba tarafından Malatyalı, anne tarafından Sivaslı, Alevi Kürt-Türk bir aileden geliyor. Ethem’in hem anne, hem de baba tarafı Kafkasya kökenli.  Ataları 1860 yıllarında Kafkaslardan, Dağıstan’dan Türkiye'ye gelmiş. Annesi Tokatlı ve Abzek, babası Sivaslı ve Kumuk. Ethem babasının anadili Kumukçayı   konuşabiliyor.

Bir gün yolumuz Heilbronn’a düştü. Eşim Necla ile birlikte Devrimleri ziyaret ettik. Hediye olarak Denizli işi üç tane işlemeli havlu götürmüştük. Devrim ve Ethem hediyelerini beğendiler. Teşekkür ettiler. Ben “Sevgili Devrim, bu havluyu ne zaman kullanacaksınız biliyor musunuz?” diye sordum.

“Lazım olduğunda!” cevabını verdi gülümseyerek.

“Hayır bu havluları, bir iken iki olduğunda, ikiyken üç olduğunuzda, bize bir yeğen getirdiğinizde kullanabilirsiniz!”

Hepimiz gülüşmüştük.

Devrim “ Kemal Abi, şimdilik düşünmüyoruz!” demişti.

Evlerinde misafir olduğum başka bir gün konuşurken, lâf lâfı açtı, “Sevgili kardeşlerim, ikiyken üç olmanın zamanı daha gelmedi mi?” deyiverdim.

Devrim gene,  “Daha zamanı değil!” diyerek gülümsemişti.

 

 

*

 

Zaman su gibi akıyordu. Birkaç bahar daha gelip geçti.

19 Ocak 2007 günü, Türkiye’den gelen acı bir haberle sarsıldık!

Hrant Dink Kardeşimiz, Agos Gazetesinin önünde göz göre göre katledilmişti!

Ethem, acı haberi duyduğunda dünya başına yıkıldı! İnanmak istemedi başka kanallara baktı! Haber doğruydu!

Ethem, akşam işten gelen Devrim'i kapıda karşıladı. Ona acı bir  haberi olduğunu söyledi. Devrim inanmadı! Duydukları gerçek olamazdı! Bu, ya kötü bir şaka ya da kötü bir rüya olmalıydı! Dünyası yıkıldı. Dizlerinin bağı çözüldü, ayakta duramıyordu. Oturdu. Ağladı...

Devrim ve Ethem, ertesi  akşam, acılarını paylaşmak için  Ermeni dostları Artürlere gittiler. Herkes hüzünlüydü. Herkes gözyaşlarını tutamıyordu. Hep birlikte televizyonun karşısında donmuş kalmışlardı. Televizyon ekranlarında gördükleri yerde yatan cansız bedenin Hrant'a ait olduğunu bir türlü kabullenmek istemiyorlardı.

Evlerine döndüler. Devrim, üç  gün  boyunca yemeden içmeden Hrant için yas tuttu. 20 Ocak 2007 günü Frankfurt'ta düzenlenen uyarı nöbetine (Mahnwache) katıldılar. Herkes hüzünlü ve katillere öfkeliydi.

 

*

 

Acı haberi duyduklarından beri Devrim ile Ethem’in gözlerinin önüne, 2005 yılında Hrant’la birlikte geçirdikleri o kısa, ama çok keyifli iki günün hatıraları geliyordu... İkisinin kafasından da  bir film şeridi gibi, o tekrarsız güzellikler geçiriyordu.

Yıl 2005, günlerden Cumartesiydi.

Hrant, Strasburg'ta Avrupa Parlamentosu’nda bir konuşma yapmak için gelmişti. Önce Almanya'ya ugramış, Frankfurt ve Sindelfingen'de iki toplantıya katılarak konuşmalar yapmıştı. Devrim’le Ethem onu ilk kez Frankfurt'ta bu toplantıda tanımışlardı... Ne güzel bir andı o an öyle!

Hrant konuşmasını bitirmiş, biraz da yorulmuştu. Toplantı salonu biraz boşalmış, gidenler gitmiş,  kalanlarla birlikte yeniden sohbete dalmışlardı. Sonra hep bir ağızdan türküler söylemeye başladılar.

Devrim, yanık, içten, yürekleri titreten sesiyle Sari Gyalin’i söylemeye başladı. Sanki o an Frankfurt durmuş Devrim’i dinliyordu! Hrant'ın gözleri parlamış, kendinden geçmişti. Çok mutlu olmuştu. Devrim’in Ermeni olmadığını öğrenince çok şaşırmış, “Sen Ermeni değilsin, Ermenice bilmiyorsun, Almanya'da yetişmişsin, ama Sari Gyalin'i  çok  güzel söylüyorsun! Bu nasıl olur? Bu nasıl  bir güzellik böyle?”  demişti.

Hep birlikte, yürek yüreğe birkaç türkü daha söyledi.

Herkes Devrim’i alkışladı, kutladı.

Hrant, ayağa kalktı, o babacan, o candan, o sıcacık sesiyle, yüzündeki o mutluluk ve umut ışıltılarıyla Devrim’e sarıldı. Uzun, siyah saçlarını okşayarak

o bildiğimiz muzip üslubuyla; “Kız ben seni oğluma alırdım!” dedi.

Devrim'in bekar olmadığını bilen bir Ermeni teyze, hemen müdahele etmiş; “Yavaş ol Hrant!  Onun sahibi var, sahibi!” demişti.

Bunun üzerine salonu bir kahkaha tufanı sardı! Çünkü o günlerde Hrant, katıldığı bir televizyon programında, “Kızının bir Müslümanla evlenmesini ister misin?” türünden bir soruya karşılık, “Bunu çok ama çok üzülerek söylüyorum, istemezdim! Belki yaptığımı ırkçılık olarak görebilirsiniz, ama biz Ermeniler çok azaldık. Mecburuz çoğalmaya!” cevabını vermişti.

O akşam Hrant'la sözleştiler. Ertesi günü Sindelfingen'de buluşacaklar ve Devrim ona yine Sari Gyalin’i söyleyecekti. Hrant,  Devrim ve Ethem'e öyle bir içten sarıldı ki, sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlardı. Hrant, Ethem ve Devrim’e sarsılmaz bir  güven ve samimiyet duygusunu hissettirmişti.

Pazar günü Sindelfingen'de toplantı salonunda görüştüler. Hrant konuşmasını bitirdi. Devrim, “Sari Gyalin”, “Var git turnam”, ve “Venge yeno” türkülerini söyledi

Hrant gene çok duygulanmış, çok mutlu olmuştu.

Hrant o akşam Stuttgart'tan Strasburg'a trenle gidecekti. Devrim bunu öğrenince “Hrant Abi, biz seni gideceğin yere götürürüz.” dedi. Hrant bu teklifi kabul etmek istemedi. “Teşekkür ederim, zahmet etmenize gerek yok! Siz beni tren garına kadar götürebilirseniz çok sevinirim!” dedi.

Devrim de, Ethem de “Ne zahmeti! Biz seni istasyona değil, Strasburg'a götürelim!” dediler.

Hrant, “Yok çocuklar! O kadar yol gideceksiniz, hem neredeyse akşam oluyor, yarın çalışacaksınız, olmaz!” dediyse de Devrim ve Ethem’in ısrarlarını kıramadı. “Yahu çocuklar, siz nereden çıktınız?” diyerek sarıldı onlara. Çok mutluydu! “Çocuklar, teklifinizi bir şartla kabul ederim! Strasburg'da sizi yemeğe götüreceğim, itiraz istemem!” dedi.

Bu şartı kabul ederek yola çıktılar.

Yol boyu hiç durmadan sohbet ettiler. Hrant, ilgiyle bu yeni karşılaştığı genç insanları tanımaya çalışıyordu.  Devrim bir ara, “Hrant Abi, sen nasıl olur da hiç tanımadığın halde bizimle yolculuk yaparsın. Korkmuyor musun? Ya şimdi seni kaçırırsak!” dedi. Hrant ikisinin de yüzüne ayrı ayrı baktı ve gülümsedi, “Ben insanı gözlerinden tanırım, sizin gözleriniz başka bakıyor, sizden bana zarar gelmez” dedi. Gülüştüler.

Hrant, Devrimlere karısını, çocuklarını anlattı. Onlardan bahsederken, gözlerinin ışıltıları artıyor, kalbi başka bir  heyecanla çarpıyordu.

Almanya'dan Fransa'ya geçişte çok heyecanlanmıştı. Bir ülkeden başka bir ülkeye mi geçiyorlar, ya da bir  köyden başka bir köye mi? Farkı yoktu. Birkaç saniye içerisinde ülke değiştirmişlerdi.

Hrant, içini çekerek, “Çocuklar Almanya'dan Fransa'ya kolayca geçtik. Keşke Türkiye'den Ermenistan'a geçmek de böyle mümkün olsa!” dedi. 

Strasburg'a vardılar. Hrant'ın kalacağı oteli buldular. Hrant, eşyalarını odasına yerleştirirken, Devrim ona kapısını kilitlemesini tekrar tekrar tembih ediyor, gurbet elde onu sahipleniyordu. Devrim’in bu davranışları  Hrant'ın  çok hoşuna gitti. Resepsiyona indiler. Devrim, resepsiyon görevlisine, Almanca olarak, Hrant Dink’in, sabahleyin uyandırılması gerektiğini, bunu unutmamalarını; ona taksi çağırmalarını tekrar tekrar söyledi. Hrant, Devrim’in konuşmalarını, dikkatini, ciddiyetini kenardan gülümseyerek izliyordu.

Devrim herşeyi tam olarak anlattığından emin olduktan sonra, “Artık gidebiliriz!” dedi. Ama bu kez Hrant resepsiyonda çalışan kadınla Fransızca konuşmaya başladı ve kendisine taksi çağıracağı için teşekkür etti. Devrim “Hrant Abi, sen Fransızca anlatabilecektin de beni niye uğraştırdın?” dedi. Hrant, “Sen öyle güzel anlatıyordun ki, araya girip müdahale etmek istemedim!” dedi ve kahkayı bastı.

Dışarı çıktılar, nehir kenarında, güzel bir restorana gittiler. Siparişleri beklerken, restoranın sahibiyle aşçı şiddetli bir şekilde münakaşa ettiler. Aradan biraz daha zaman geçince, Hrant kuşkulanmaya başladı; “Çocuklar galiba biz buradan aç çıkacağız!” dedi. O arada tartışma bitti ve restoran sahibiyle aşçı tekrar çalışmaya başladılar ve onlara beklediklerine deyecek bir güzel servis yaptılar. Hrant, bu tartışmanın böyle bitmesine, bu iki insanın hemen samimi olmasına ve sorunlarını medenice çözmelerine hayran kaldı, keyiflendi...

Yemekten sonra otele geldiler. Hrant, Ethem ve Devrim’e sarıldı. Tekrar tekrar zahmetleri için teşekkür etti. “Söz! Umutmak yok! İstanbul'da buluşacağız! Boğaz’da güzel bir yemek yiyeceğiz! Devrim gene Sari Gyalin’i söyleyecek!”

“Söz! İstanbul’a geleceğiz!”

“Söz! Ben de Sari Gyalin’i söyleyeceğim!”

Vedalaştılar....

 

*

 

Sari Gyalin’i İstanbul’da söylemek nasip olmadı! Devrim, Strasburg’daki bu sözleşmeden iki yıl sonra,  Frankfurt'ta yapılan uyarı nöbeti sırasında, yine Hrant için Sari Gyalin’i söyledi. Bu kez Sari Gyalin türküsüne Hrant eşlik edemedi! Hrant, o an, kendisini seven insanların ellerinde taşıdıkları fotoğrafından izliyordu Devrim’in ağlamaklı boğuk sesini ve yerlerde temsili olarak yatarak nöbet tutan insanları! Hrant bu kez fotoğrafından gülümseyerek bakıyordu dünyaya. Fotoğrafında kalan hüzünlü bir gülümsemeydi bu!

 

*

 

Heilbronn’da pazar günü uyandıklarında, Devrim, yere oturmuş halde ağlayarak cenaze törenine katılmak için İstanbul'a gitmek istediğini söyledi. Ethem gidip gitmemeye henüz karar vermemişti. Devrim “Sen ister gel, ister gelme! Ben gidiyorum!” dedi. Birlikte gitmeye karar verdiler. Bu kararlarını dostları Artürle paylaştılar, Artür “Ben de gitmeyi düşünüyordum zaten!” dedi. Ardından Artür’ün abisi Erol'da gitmek istediğini söyledi.

Pazartesi günü, Devrim ile Ethem işyerlerinden izin alarak dostları Artür ve Erol’la birlikte Hrant’ın cenaze törenine katılmak için İstanbul’a gittiler. Artür ve Erol'un İstanbul’daki ailesi, akrabaları Devrim ve Ethem'e evlerinin, kalplerinin kapılarını ardına kadar açtılar, onları misafir ettiler.

 

*

 

İstanbul İstanbul olalı böyle bir cenaze töreni yaşamamıştı.

Devrim ve Ethem de o güne kadar Almanya’da böyle bir olay, böyle bir cenaze töreni yaşamamışlardı.

Devrim, gözlerine söz geçiremiyordu! Hıncı, acıları, isyanları göz yaşı olup akıyordu İstanbul toprağına!

Ethem içine attığı gözyaşlarına o gün engel olamadı.

Devrim’le birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar, gözyaşları birbirlerine karıştı. Devrim, sekiz yıldır  tanıdığı yarinin gözyaşlarına ilk kez tanık oluyordu. Devrim, “Kötü bir kabus bu! Birisi bizi uyandırsın! Olamaz, olmamalı bu!” diye ağlıyordu.

Binlerce insan, binlerce yürek acılarını sabırla içlerine gömerek, katillerin suçlarını sessiz çığlıklarla yüzlerine vurarak, yavaş yavaş Pangaltı’dan Unkapanı’na doğru ilerliyordu.

Yürüyüş kolunun bir ucu Unkapanı köprüsünü geçmişti. Haliç dalgalarını bağrına basmış, üstünden geçen Hrant’ı sesizce selamlıyordu!

Köprünün üstü insanla dolup taşıyordu. Devrim, o an henüz Haliç Tersanesi’nin önlerinden geçiyordu. İstanbul’a, Haliç’e, Unkapanı Köprüsü’nün üstünden, Hrant’ın ardından akan binlerce, binlerce insana baktı. Tüyleri diken diken oldu!

Gözyaşlarını sildi. İçinden bir ses geldi. “Ağlama Devrim ağlama! Karaları bağlama!” dedi. Ama göz yaşları dinlemedi dediklerini! İki damla gözyaşı daha aktı sessizce. Devrim başını yukarı kaldırdı. Güneş o an pırıl pırıldı! Ethem yanıbaşındaydı.

İşte o an, orada Devrim’in içinden, benliğinin, kadınlığının çok derinlerinden bir ses geldi. “Bir çocuk doğuracağım, kız olursa adını “Ani”, oğlan olursa “Hrant” koyacağım!” dedi kendi kendine! Bu sesi ne eşi Ethem duydu, ne de başkaları.

Belki o an Devrim’in sözlerini sadece Hrant duymuştu! Malatyalı hemşerisi Devrim, ta uzaklardan, Almanya’dan onu son yolculuğunda yalnız bırakmamak için  gelmiş ve “Bir oğlan doğurursam, senin adını koyacağım!” diye söz vermişti!

Hrant bu sesi duyunca gülümsedi! Başını tabuttan çıkararak İstanbul’a, ardından gelen insanlara, güneşe, denize, gökyüzüne baktı. Binlerce insan arasında, Devrim’le göz göze geldi!

“Umudunu, yüreğindeki sevgiyi yitirme, nefret etme, Strasburg’a giderken konuşmuştuk...  ya hep sevgi ve umut!” dedi. Diyeceği çok, ama çok şey vardı! Onlar da bir kaç damla göz yaşı olup, sessizce aktılar tabutun içine!

Hrant, Devrim ve Ethem'e, “Çocuklar, Türkiye'ye geldiğinizde kesinlikle yanıma geleceksiniz. Ben size İstanbul'u gezdireceğim ve balık yedireceğim!” demişti. Devrim ve Ethem, 2007 Ocak ayının son günlerinde İstanbul'da balık yediler. Hrant yanlarında yoktu, ama Ermeni can dostları ve evlerini hiç tanımadıkları bu iki insana açarak misafir eden dostlarının akrabaları, Kürt arkadaşları ve cenazade binlerce insan kalabalığının arasında tesadüfen karşılaştıkları Hollanda’da yaşayan, Boyabatlı Agop Yıldız’la Hrant'ı andılar gece yarısına kadar.

 

*

 

Almanya’ya dönüp işlerine, güçlerine sarıldılar. Artık üç olmanın zamanı gelmişti Zaman hızla akıyordu. Bir yaz gecesi, yıldızlara doğru uçup gittiler...

Devrim, içindeki henüz rengi belli olmayan çiçeği “Oğlan olursa Hrant, kız olursa Ani!” diyerek seviyordu!

 

*

Hrant olacağı belli olduktan sonra Devrim müjdeyi bize verdi! Çok çok duygulandım, sevindim, mutlu oldum. Hem Devrim’i, hem de Ethem’i kutladım.

16 Ocak 2009 günü, Darmstadt şehrinde, Halkevi ve Çarşı girişimi tarafından “Emanet Çeyiz’den Anadolu’nun Evlatları’na” konulu bir okuma günü düzenlenmişti.

Devrim ve Ethem’i de davet ettim. Devrim her zamanki gülücüklü sesiyle “Geliriz, hem de okuma gününe gelenlere süpriz yaparız!” dedi.

Devrim’i hamile olarak ilk kez görüyordum. Altı aylık hamileydi. Hamilelik Devrim’i daha da güzelleştirmişti.

Okuma günü Darmstadt Teknik Üniversitesi’nin bir sınıfında yapılıyordu.

Devrim, elleriyle yavrusunu tutatak Sari Gyalin’i, Dıle Yaman’ı söyledi

Toplantıdan sonra, “Devrim bu gün bir başka söyledin türküleri...” dedim.

“Bu gün Hrant ile birlikte söyledik Sari Gyalin’i, Dıle Yaman’ı!” dedi gülümseyerek. Saygıyla, sevgiyle dokundum hamile dünyasına... Yeni bir hayat çok güzeldi!

 

*

 

Doğum , doktorun söylediği tarihten biraz geç oldu. 11 Nisan 2009’da, yeni bir gün başlarken,  saat tam 6.22’de, yeni bir hayatın sesi duyuldu! Devrim ile Ethem, iki iken üç oldular! Adını “Miran Hrant” koydular.

Hoş geldin Miran Hrant!

Sefalar getirdin!

Dünyamız seninle daha da büyüdü ve güzelleşti!

 

*

 

Tam gündönümünde, 21 Haziran 2009, Pazar günü, Stuttgart Alevi Kültür Merkezi “Tek  meyveyle bahçe olmaz! İki dillilik zenginliktir!” şiarıyla bir okuma günü düzenlemişti. Emanet Çeyiz’den Anadolu’nun Evlatları’na kitaplarımı anlatacaktım.

Stuttgart, yaşadığım  Bochum şehrine 450 km uzakta. Heilbronn ise Stuttgart’a çok yakın.

Miran Hrant’ı, annesini, babasını görmek için bir gün önceden oğlum Şafak’la birlikte Devrimleri ziyaret ettik.

Devrim’i, Ethem’i kutladım. “Artık havlularınızı kullanabilirsiniz!” dedim. Gülüştük.

Devrim yavrusunu, Miran Hrant’ını kucağıma verdi.

İki buçuk aylık Miran Hrant’ı kollarıma aldım!

Aman ne güzel! Aman ne tatlı bu oğlan böyle!

Olmasını dilediğin, gelişmesini izlediğin, altı aylıkken dokunduğun bir hayatı kollarına almak, bağrına basmak tarifsiz bir mutluluk!

Miran Hrant, hoş geldin dünyamıza!

Analı babalı büyüyesin!

Ömrün  uzun, bahtın açık olsun!

Başın pınar, ayağın göl olsun!

Sen adınla çok yaşa Miran Hrant!

 

*

 

20 Haziran akşamı, İstanbullu, Karakoçanlı, Samsun Bafralı Ermenilerle Babürlerin evinde bir araya geldik. Miran Hrant, mışıl mışıl anasının bağrında uyudu durdu.

Ethem, “Yarın Stuttgart’a biz de gelmek istiyoruz.” dedi.

“Aman Miran Hrant hasta olmasın! Kalabalıkta uyumsuzluk çekebilir. Başka bir okunma gününde beraber oluruz.” dedim.

Devrim, “Benim oğlum, şimdiden alışacak bu güzel işlere! Ben ona nereye gideceğimizi, ne yapacağımızı anlatırım. Anlayışlıdır benim oğlum! Sıkılırsak erkenden ayrılırız!” dedi.

 

*

 

Stuttgart Alevi Kültür Merkezi üç katlı büyük bir bina. Okuma günü tam saatinde başladı. Yüzden fazla insan geldi. Salon doldu taştı.

Devrim ile Ethem tam başlama saatinde geldiler. Miran Hrant annesinin kucağında uyuyordu. Katılanları selamladım, teşekkür ettim. “Bu gün sizlere büyük bir süprizimiz var! Miran Hrant, annesiyle babasıyla aramızda. Heilbronn’dan geldiler. Sizlere Miran Hrant’ı tanıtayım!” diyerek, kısaca Miran Hrant’ın dünyaya geliş öyküsünü anlattım.

Herkes çok çok mutlu oldu.

Herkes sevgiyle, sevinçle alkışlayacak oldu.

“Aman Miran Hrant uyanır, daha ilk kez okuma gününe geliyor. Lütfen onu parmaklarınızla alkışlayınız!”

Devrim ve Ethem ayağa kalktı! Kendilerini ve evlatlarını parmaklarla sevgiyle, sevinç gözyaşlarıyla alkışlayanları selamladılar.

“Tek meyveyle bahçe olmaz!” toplantısı sazla sözle, Can Yücel’den bir şiirle başladı.

Alevi Canlar, Devrim’den türkü rica ettiler.

Devrim, Miran Hrant’ı babasına verdi. Konuşma masasının yanına geldi:

“Ben Hrant için, onu saygıyla anarak, iki türkü söylemek istiyorum.”

O an dünya durdu, salondaki insanların yüreklerinin atışları Devrim’e eşlik ediyordu:

 

“ Dıle Yaman” la başladı, hiç ara vermeden Sari Gyalin’i okudu:

 

“Ambel a para para

Neylim aman , neylim aman, sari yarim.

Yes im siradzin çara,

Ah, merit merni sari galin,

Sari galin, sari galin, dardot yarim.”

 

                

Devrim’in sesi, dalga dalga yüreklerde, beyinlerde, gönüllerde yankılandı.

Miran Hrant, Sari Gyalin’in, Dıle Yaman’ın mısralarına sarılarak, babasının kucağında huzur içinde uyuyordu!

Yürekleri sevgi dolu insanlar, Sari Gyalinlerin, Dağlı Gelinlerin  acılarını yüreklerinden duyarak, Anadolu’ya, İstanbul’a doğru uçup gittiler, bir avuç sevgiyi Anadolu’nun, İstanbul’un üzerine serpip geldiler!

Miran Hrant, Türkiye’nin çok meyveli, çok dilli, çok dinli, çok kültürlü bir ülke olması için söylenen sözleri, düşünceleri anasının kucağında sessizce dinledi, uyudu, dinledi...

“En güzel deniz

Henüz gidilmemiş olanıdır,

En güzel çocuk,

Henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz

Henüz yaşamadıklarımız.”

En güzel çocuk sevgiyle büyüyecek!

En güzel günlerimize umutla, sevgiyle, dostlukla, kardeşlikle, adım adım yaklaşacağız! Güzel günlere doğru ilk adımı kendimiz atmalıyız. Küçük küçük, damla damla...

Hoş geldin dünyamıza Miran Hrant!

Sen adınla çok yaşa Miran Hrant!

Sen geldin, çiçeklendi dünya!  

 

Bochum, 29 Haziran 2009                                    Kemal Yalçın

 

 

Yeni Kitap

SüryanilerVeSEYFO kitap kapaklari
Bu kitabımda, dünden bugüne Süryanilerin tarihini, 1915’te SEYFO olarak adlandırılan soykırım sırasında Süryanilerin başlarına gelenleri... [Devam]

Özyaşam

kemalyalcin1
Kemal Yalçın, 05.09.1952 günü Denizli'nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Çapa...[Devam oku]

 

Kitaplar

books 1149959 1920
İlk şiirimi 1964 yılında, Isparta Gönen Öğretmen Okulu birinci sınıf öğrencisi iken yazmıştım. Düzenli yazmaya 1973’de başladım. [Devam oku]

Şiirler

young girl 1149701 1920
Yazarlık hayatıma şiirle başladım. En zor günlerimde, en yalnız anlarımda, en duygusal hallerimde şiir benim elimden tuttu. [Devam oku]

Yazılar

book 1091627 1920
Şiir, öykü ve romanın dışında, düşünce ve görüşlerimi deneme, makale, gazete yazısı biçimlerinde dile getiriyorum. [Devam oku]

Yazarlar

fgd
Bu dünya gelimli gidimli bir dünya. Sevgili dostlarımı, değerli yazar arkadaşlarımı birer birer sonsuzluğa uğurladık. Onları bu sayfada... [Devam oku]

Kemal Yalçın

Devrim ve Ethem’le sekiz yıl kadar önce, Heilbronn’da yapılan bir okuma gününde tanışmıştık. Okuma gününe, Türkler, Kürtler, Ermeniler, Süryaniler gelmişti. Ben o gün “Seninle Güler Yüreğim” ve “Emanet Çeyiz” adlı belgesel romanlarımı anlatmıştım.

Devrim, okuma günü başlangıcında ve sonunda Kürtçe, Zazaca, Ermenice, Türkçe türküler söyledi. Sarı Gyalin türküsüyle insanların yüreklerine girmiş, damarlarından akarak ta akıllarına, hatıralarına kadar gitmişti.

Bu tanışmadan sonra dostluğumuz, kardeşliğimiz serpilip gelişti.

Ethem, Türkiye’nin, dünyanın siyasal, toplumsal olaylarına büyük ilgi duyuyor; bu konularda düzenlenen toplantılara, etkinliklere, yürüyüşlere katılıyordu. Ethem özellikle Ermeni sorunuyla ilgileniyordu.

Yüreklerimizin sesi, gözlerimizin bakışı, beynimizdeki ışıltılar hemen hemen aynıydı. Bazen okuma günlerime geliyorlar, Devrim çeşitli dillerde türküler söylüyordu.

Devrim, baba tarafından Malatyalı, anne tarafından Sivaslı, Alevi Kürt-Türk bir aileden geliyor. Ethem’in hem anne, hem de baba tarafı Kafkasya kökenli.  Ataları 1860 yıllarında Kafkaslardan, Dağıstan’dan Türkiye'ye gelmiş. Annesi Tokatlı ve Abzek, babası Sivaslı ve Kumuk. Ethem babasının anadili Kumukçayı   konuşabiliyor.

Bir gün yolumuz Heilbronn’a düştü. Eşim Necla ile birlikte Devrimleri ziyaret ettik. Hediye olarak Denizli işi üç tane işlemeli havlu götürmüştük. Devrim ve Ethem hediyelerini beğendiler. Teşekkür ettiler. Ben “Sevgili Devrim, bu havluyu ne zaman kullanacaksınız biliyor musunuz?” diye sordum.

“Lazım olduğunda!” cevabını verdi gülümseyerek.

“Hayır bu havluları, bir iken iki olduğunda, ikiyken üç olduğunuzda, bize bir yeğen getirdiğinizde kullanabilirsiniz!”

Hepimiz gülüşmüştük.

Devrim “ Kemal Abi, şimdilik düşünmüyoruz!” demişti.

Evlerinde misafir olduğum başka bir gün konuşurken, lâf lâfı açtı, “Sevgili kardeşlerim, ikiyken üç olmanın zamanı daha gelmedi mi?” deyiverdim.

Devrim gene,  “Daha zamanı değil!” diyerek gülümsemişti.

 

 

*

 

Zaman su gibi akıyordu. Birkaç bahar daha gelip geçti.

19 Ocak 2007 günü, Türkiye’den gelen acı bir haberle sarsıldık!

Hrant Dink Kardeşimiz, Agos Gazetesinin önünde göz göre göre katledilmişti!

Ethem, acı haberi duyduğunda dünya başına yıkıldı! İnanmak istemedi başka kanallara baktı! Haber doğruydu!

Ethem, akşam işten gelen Devrim'i kapıda karşıladı. Ona acı bir  haberi olduğunu söyledi. Devrim inanmadı! Duydukları gerçek olamazdı! Bu, ya kötü bir şaka ya da kötü bir rüya olmalıydı! Dünyası yıkıldı. Dizlerinin bağı çözüldü, ayakta duramıyordu. Oturdu. Ağladı...

Devrim ve Ethem, ertesi  akşam, acılarını paylaşmak için  Ermeni dostları Artürlere gittiler. Herkes hüzünlüydü. Herkes gözyaşlarını tutamıyordu. Hep birlikte televizyonun karşısında donmuş kalmışlardı. Televizyon ekranlarında gördükleri yerde yatan cansız bedenin Hrant'a ait olduğunu bir türlü kabullenmek istemiyorlardı.

Evlerine döndüler. Devrim, üç  gün  boyunca yemeden içmeden Hrant için yas tuttu. 20 Ocak 2007 günü Frankfurt'ta düzenlenen uyarı nöbetine (Mahnwache) katıldılar. Herkes hüzünlü ve katillere öfkeliydi.

 

*

 

Acı haberi duyduklarından beri Devrim ile Ethem’in gözlerinin önüne, 2005 yılında Hrant’la birlikte geçirdikleri o kısa, ama çok keyifli iki günün hatıraları geliyordu... İkisinin kafasından da  bir film şeridi gibi, o tekrarsız güzellikler geçiriyordu.

Yıl 2005, günlerden Cumartesiydi.

Hrant, Strasburg'ta Avrupa Parlamentosu’nda bir konuşma yapmak için gelmişti. Önce Almanya'ya ugramış, Frankfurt ve Sindelfingen'de iki toplantıya katılarak konuşmalar yapmıştı. Devrim’le Ethem onu ilk kez Frankfurt'ta bu toplantıda tanımışlardı... Ne güzel bir andı o an öyle!

Hrant konuşmasını bitirmiş, biraz da yorulmuştu. Toplantı salonu biraz boşalmış, gidenler gitmiş,  kalanlarla birlikte yeniden sohbete dalmışlardı. Sonra hep bir ağızdan türküler söylemeye başladılar.

Devrim, yanık, içten, yürekleri titreten sesiyle Sari Gyalin’i söylemeye başladı. Sanki o an Frankfurt durmuş Devrim’i dinliyordu! Hrant'ın gözleri parlamış, kendinden geçmişti. Çok mutlu olmuştu. Devrim’in Ermeni olmadığını öğrenince çok şaşırmış, “Sen Ermeni değilsin, Ermenice bilmiyorsun, Almanya'da yetişmişsin, ama Sari Gyalin'i  çok  güzel söylüyorsun! Bu nasıl olur? Bu nasıl  bir güzellik böyle?”  demişti.

Hep birlikte, yürek yüreğe birkaç türkü daha söyledi.

Herkes Devrim’i alkışladı, kutladı.

Hrant, ayağa kalktı, o babacan, o candan, o sıcacık sesiyle, yüzündeki o mutluluk ve umut ışıltılarıyla Devrim’e sarıldı. Uzun, siyah saçlarını okşayarak

o bildiğimiz muzip üslubuyla; “Kız ben seni oğluma alırdım!” dedi.

Devrim'in bekar olmadığını bilen bir Ermeni teyze, hemen müdahele etmiş; “Yavaş ol Hrant!  Onun sahibi var, sahibi!” demişti.

Bunun üzerine salonu bir kahkaha tufanı sardı! Çünkü o günlerde Hrant, katıldığı bir televizyon programında, “Kızının bir Müslümanla evlenmesini ister misin?” türünden bir soruya karşılık, “Bunu çok ama çok üzülerek söylüyorum, istemezdim! Belki yaptığımı ırkçılık olarak görebilirsiniz, ama biz Ermeniler çok azaldık. Mecburuz çoğalmaya!” cevabını vermişti.

O akşam Hrant'la sözleştiler. Ertesi günü Sindelfingen'de buluşacaklar ve Devrim ona yine Sari Gyalin’i söyleyecekti. Hrant,  Devrim ve Ethem'e öyle bir içten sarıldı ki, sanki yıllardır birbirlerini tanıyorlardı. Hrant, Ethem ve Devrim’e sarsılmaz bir  güven ve samimiyet duygusunu hissettirmişti.

Pazar günü Sindelfingen'de toplantı salonunda görüştüler. Hrant konuşmasını bitirdi. Devrim, “Sari Gyalin”, “Var git turnam”, ve “Venge yeno” türkülerini söyledi

Hrant gene çok duygulanmış, çok mutlu olmuştu.

Hrant o akşam Stuttgart'tan Strasburg'a trenle gidecekti. Devrim bunu öğrenince “Hrant Abi, biz seni gideceğin yere götürürüz.” dedi. Hrant bu teklifi kabul etmek istemedi. “Teşekkür ederim, zahmet etmenize gerek yok! Siz beni tren garına kadar götürebilirseniz çok sevinirim!” dedi.

Devrim de, Ethem de “Ne zahmeti! Biz seni istasyona değil, Strasburg'a götürelim!” dediler.

Hrant, “Yok çocuklar! O kadar yol gideceksiniz, hem neredeyse akşam oluyor, yarın çalışacaksınız, olmaz!” dediyse de Devrim ve Ethem’in ısrarlarını kıramadı. “Yahu çocuklar, siz nereden çıktınız?” diyerek sarıldı onlara. Çok mutluydu! “Çocuklar, teklifinizi bir şartla kabul ederim! Strasburg'da sizi yemeğe götüreceğim, itiraz istemem!” dedi.

Bu şartı kabul ederek yola çıktılar.

Yol boyu hiç durmadan sohbet ettiler. Hrant, ilgiyle bu yeni karşılaştığı genç insanları tanımaya çalışıyordu.  Devrim bir ara, “Hrant Abi, sen nasıl olur da hiç tanımadığın halde bizimle yolculuk yaparsın. Korkmuyor musun? Ya şimdi seni kaçırırsak!” dedi. Hrant ikisinin de yüzüne ayrı ayrı baktı ve gülümsedi, “Ben insanı gözlerinden tanırım, sizin gözleriniz başka bakıyor, sizden bana zarar gelmez” dedi. Gülüştüler.

Hrant, Devrimlere karısını, çocuklarını anlattı. Onlardan bahsederken, gözlerinin ışıltıları artıyor, kalbi başka bir  heyecanla çarpıyordu.

Almanya'dan Fransa'ya geçişte çok heyecanlanmıştı. Bir ülkeden başka bir ülkeye mi geçiyorlar, ya da bir  köyden başka bir köye mi? Farkı yoktu. Birkaç saniye içerisinde ülke değiştirmişlerdi.

Hrant, içini çekerek, “Çocuklar Almanya'dan Fransa'ya kolayca geçtik. Keşke Türkiye'den Ermenistan'a geçmek de böyle mümkün olsa!” dedi. 

Strasburg'a vardılar. Hrant'ın kalacağı oteli buldular. Hrant, eşyalarını odasına yerleştirirken, Devrim ona kapısını kilitlemesini tekrar tekrar tembih ediyor, gurbet elde onu sahipleniyordu. Devrim’in bu davranışları  Hrant'ın  çok hoşuna gitti. Resepsiyona indiler. Devrim, resepsiyon görevlisine, Almanca olarak, Hrant Dink’in, sabahleyin uyandırılması gerektiğini, bunu unutmamalarını; ona taksi çağırmalarını tekrar tekrar söyledi. Hrant, Devrim’in konuşmalarını, dikkatini, ciddiyetini kenardan gülümseyerek izliyordu.

Devrim herşeyi tam olarak anlattığından emin olduktan sonra, “Artık gidebiliriz!” dedi. Ama bu kez Hrant resepsiyonda çalışan kadınla Fransızca konuşmaya başladı ve kendisine taksi çağıracağı için teşekkür etti. Devrim “Hrant Abi, sen Fransızca anlatabilecektin de beni niye uğraştırdın?” dedi. Hrant, “Sen öyle güzel anlatıyordun ki, araya girip müdahale etmek istemedim!” dedi ve kahkayı bastı.

Dışarı çıktılar, nehir kenarında, güzel bir restorana gittiler. Siparişleri beklerken, restoranın sahibiyle aşçı şiddetli bir şekilde münakaşa ettiler. Aradan biraz daha zaman geçince, Hrant kuşkulanmaya başladı; “Çocuklar galiba biz buradan aç çıkacağız!” dedi. O arada tartışma bitti ve restoran sahibiyle aşçı tekrar çalışmaya başladılar ve onlara beklediklerine deyecek bir güzel servis yaptılar. Hrant, bu tartışmanın böyle bitmesine, bu iki insanın hemen samimi olmasına ve sorunlarını medenice çözmelerine hayran kaldı, keyiflendi...

Yemekten sonra otele geldiler. Hrant, Ethem ve Devrim’e sarıldı. Tekrar tekrar zahmetleri için teşekkür etti. “Söz! Umutmak yok! İstanbul'da buluşacağız! Boğaz’da güzel bir yemek yiyeceğiz! Devrim gene Sari Gyalin’i söyleyecek!”

“Söz! İstanbul’a geleceğiz!”

“Söz! Ben de Sari Gyalin’i söyleyeceğim!”

Vedalaştılar....

 

*

 

Sari Gyalin’i İstanbul’da söylemek nasip olmadı! Devrim, Strasburg’daki bu sözleşmeden iki yıl sonra,  Frankfurt'ta yapılan uyarı nöbeti sırasında, yine Hrant için Sari Gyalin’i söyledi. Bu kez Sari Gyalin türküsüne Hrant eşlik edemedi! Hrant, o an, kendisini seven insanların ellerinde taşıdıkları fotoğrafından izliyordu Devrim’in ağlamaklı boğuk sesini ve yerlerde temsili olarak yatarak nöbet tutan insanları! Hrant bu kez fotoğrafından gülümseyerek bakıyordu dünyaya. Fotoğrafında kalan hüzünlü bir gülümsemeydi bu!

 

*

 

Heilbronn’da pazar günü uyandıklarında, Devrim, yere oturmuş halde ağlayarak cenaze törenine katılmak için İstanbul'a gitmek istediğini söyledi. Ethem gidip gitmemeye henüz karar vermemişti. Devrim “Sen ister gel, ister gelme! Ben gidiyorum!” dedi. Birlikte gitmeye karar verdiler. Bu kararlarını dostları Artürle paylaştılar, Artür “Ben de gitmeyi düşünüyordum zaten!” dedi. Ardından Artür’ün abisi Erol'da gitmek istediğini söyledi.

Pazartesi günü, Devrim ile Ethem işyerlerinden izin alarak dostları Artür ve Erol’la birlikte Hrant’ın cenaze törenine katılmak için İstanbul’a gittiler. Artür ve Erol'un İstanbul’daki ailesi, akrabaları Devrim ve Ethem'e evlerinin, kalplerinin kapılarını ardına kadar açtılar, onları misafir ettiler.

 

*

 

İstanbul İstanbul olalı böyle bir cenaze töreni yaşamamıştı.

Devrim ve Ethem de o güne kadar Almanya’da böyle bir olay, böyle bir cenaze töreni yaşamamışlardı.

Devrim, gözlerine söz geçiremiyordu! Hıncı, acıları, isyanları göz yaşı olup akıyordu İstanbul toprağına!

Ethem içine attığı gözyaşlarına o gün engel olamadı.

Devrim’le birbirlerine sıkı sıkı sarıldılar, gözyaşları birbirlerine karıştı. Devrim, sekiz yıldır  tanıdığı yarinin gözyaşlarına ilk kez tanık oluyordu. Devrim, “Kötü bir kabus bu! Birisi bizi uyandırsın! Olamaz, olmamalı bu!” diye ağlıyordu.

Binlerce insan, binlerce yürek acılarını sabırla içlerine gömerek, katillerin suçlarını sessiz çığlıklarla yüzlerine vurarak, yavaş yavaş Pangaltı’dan Unkapanı’na doğru ilerliyordu.

Yürüyüş kolunun bir ucu Unkapanı köprüsünü geçmişti. Haliç dalgalarını bağrına basmış, üstünden geçen Hrant’ı sesizce selamlıyordu!

Köprünün üstü insanla dolup taşıyordu. Devrim, o an henüz Haliç Tersanesi’nin önlerinden geçiyordu. İstanbul’a, Haliç’e, Unkapanı Köprüsü’nün üstünden, Hrant’ın ardından akan binlerce, binlerce insana baktı. Tüyleri diken diken oldu!

Gözyaşlarını sildi. İçinden bir ses geldi. “Ağlama Devrim ağlama! Karaları bağlama!” dedi. Ama göz yaşları dinlemedi dediklerini! İki damla gözyaşı daha aktı sessizce. Devrim başını yukarı kaldırdı. Güneş o an pırıl pırıldı! Ethem yanıbaşındaydı.

İşte o an, orada Devrim’in içinden, benliğinin, kadınlığının çok derinlerinden bir ses geldi. “Bir çocuk doğuracağım, kız olursa adını “Ani”, oğlan olursa “Hrant” koyacağım!” dedi kendi kendine! Bu sesi ne eşi Ethem duydu, ne de başkaları.

Belki o an Devrim’in sözlerini sadece Hrant duymuştu! Malatyalı hemşerisi Devrim, ta uzaklardan, Almanya’dan onu son yolculuğunda yalnız bırakmamak için  gelmiş ve “Bir oğlan doğurursam, senin adını koyacağım!” diye söz vermişti!

Hrant bu sesi duyunca gülümsedi! Başını tabuttan çıkararak İstanbul’a, ardından gelen insanlara, güneşe, denize, gökyüzüne baktı. Binlerce insan arasında, Devrim’le göz göze geldi!

“Umudunu, yüreğindeki sevgiyi yitirme, nefret etme, Strasburg’a giderken konuşmuştuk...  ya hep sevgi ve umut!” dedi. Diyeceği çok, ama çok şey vardı! Onlar da bir kaç damla göz yaşı olup, sessizce aktılar tabutun içine!

Hrant, Devrim ve Ethem'e, “Çocuklar, Türkiye'ye geldiğinizde kesinlikle yanıma geleceksiniz. Ben size İstanbul'u gezdireceğim ve balık yedireceğim!” demişti. Devrim ve Ethem, 2007 Ocak ayının son günlerinde İstanbul'da balık yediler. Hrant yanlarında yoktu, ama Ermeni can dostları ve evlerini hiç tanımadıkları bu iki insana açarak misafir eden dostlarının akrabaları, Kürt arkadaşları ve cenazade binlerce insan kalabalığının arasında tesadüfen karşılaştıkları Hollanda’da yaşayan, Boyabatlı Agop Yıldız’la Hrant'ı andılar gece yarısına kadar.

 

*

 

Almanya’ya dönüp işlerine, güçlerine sarıldılar. Artık üç olmanın zamanı gelmişti Zaman hızla akıyordu. Bir yaz gecesi, yıldızlara doğru uçup gittiler...

Devrim, içindeki henüz rengi belli olmayan çiçeği “Oğlan olursa Hrant, kız olursa Ani!” diyerek seviyordu!

 

*

Hrant olacağı belli olduktan sonra Devrim müjdeyi bize verdi! Çok çok duygulandım, sevindim, mutlu oldum. Hem Devrim’i, hem de Ethem’i kutladım.

16 Ocak 2009 günü, Darmstadt şehrinde, Halkevi ve Çarşı girişimi tarafından “Emanet Çeyiz’den Anadolu’nun Evlatları’na” konulu bir okuma günü düzenlenmişti.

Devrim ve Ethem’i de davet ettim. Devrim her zamanki gülücüklü sesiyle “Geliriz, hem de okuma gününe gelenlere süpriz yaparız!” dedi.

Devrim’i hamile olarak ilk kez görüyordum. Altı aylık hamileydi. Hamilelik Devrim’i daha da güzelleştirmişti.

Okuma günü Darmstadt Teknik Üniversitesi’nin bir sınıfında yapılıyordu.

Devrim, elleriyle yavrusunu tutatak Sari Gyalin’i, Dıle Yaman’ı söyledi

Toplantıdan sonra, “Devrim bu gün bir başka söyledin türküleri...” dedim.

“Bu gün Hrant ile birlikte söyledik Sari Gyalin’i, Dıle Yaman’ı!” dedi gülümseyerek. Saygıyla, sevgiyle dokundum hamile dünyasına... Yeni bir hayat çok güzeldi!

 

*

 

Doğum , doktorun söylediği tarihten biraz geç oldu. 11 Nisan 2009’da, yeni bir gün başlarken,  saat tam 6.22’de, yeni bir hayatın sesi duyuldu! Devrim ile Ethem, iki iken üç oldular! Adını “Miran Hrant” koydular.

Hoş geldin Miran Hrant!

Sefalar getirdin!

Dünyamız seninle daha da büyüdü ve güzelleşti!

 

*

 

Tam gündönümünde, 21 Haziran 2009, Pazar günü, Stuttgart Alevi Kültür Merkezi “Tek  meyveyle bahçe olmaz! İki dillilik zenginliktir!” şiarıyla bir okuma günü düzenlemişti. Emanet Çeyiz’den Anadolu’nun Evlatları’na kitaplarımı anlatacaktım.

Stuttgart, yaşadığım  Bochum şehrine 450 km uzakta. Heilbronn ise Stuttgart’a çok yakın.

Miran Hrant’ı, annesini, babasını görmek için bir gün önceden oğlum Şafak’la birlikte Devrimleri ziyaret ettik.

Devrim’i, Ethem’i kutladım. “Artık havlularınızı kullanabilirsiniz!” dedim. Gülüştük.

Devrim yavrusunu, Miran Hrant’ını kucağıma verdi.

İki buçuk aylık Miran Hrant’ı kollarıma aldım!

Aman ne güzel! Aman ne tatlı bu oğlan böyle!

Olmasını dilediğin, gelişmesini izlediğin, altı aylıkken dokunduğun bir hayatı kollarına almak, bağrına basmak tarifsiz bir mutluluk!

Miran Hrant, hoş geldin dünyamıza!

Analı babalı büyüyesin!

Ömrün  uzun, bahtın açık olsun!

Başın pınar, ayağın göl olsun!

Sen adınla çok yaşa Miran Hrant!

 

*

 

20 Haziran akşamı, İstanbullu, Karakoçanlı, Samsun Bafralı Ermenilerle Babürlerin evinde bir araya geldik. Miran Hrant, mışıl mışıl anasının bağrında uyudu durdu.

Ethem, “Yarın Stuttgart’a biz de gelmek istiyoruz.” dedi.

“Aman Miran Hrant hasta olmasın! Kalabalıkta uyumsuzluk çekebilir. Başka bir okunma gününde beraber oluruz.” dedim.

Devrim, “Benim oğlum, şimdiden alışacak bu güzel işlere! Ben ona nereye gideceğimizi, ne yapacağımızı anlatırım. Anlayışlıdır benim oğlum! Sıkılırsak erkenden ayrılırız!” dedi.

 

*

 

Stuttgart Alevi Kültür Merkezi üç katlı büyük bir bina. Okuma günü tam saatinde başladı. Yüzden fazla insan geldi. Salon doldu taştı.

Devrim ile Ethem tam başlama saatinde geldiler. Miran Hrant annesinin kucağında uyuyordu. Katılanları selamladım, teşekkür ettim. “Bu gün sizlere büyük bir süprizimiz var! Miran Hrant, annesiyle babasıyla aramızda. Heilbronn’dan geldiler. Sizlere Miran Hrant’ı tanıtayım!” diyerek, kısaca Miran Hrant’ın dünyaya geliş öyküsünü anlattım.

Herkes çok çok mutlu oldu.

Herkes sevgiyle, sevinçle alkışlayacak oldu.

“Aman Miran Hrant uyanır, daha ilk kez okuma gününe geliyor. Lütfen onu parmaklarınızla alkışlayınız!”

Devrim ve Ethem ayağa kalktı! Kendilerini ve evlatlarını parmaklarla sevgiyle, sevinç gözyaşlarıyla alkışlayanları selamladılar.

“Tek meyveyle bahçe olmaz!” toplantısı sazla sözle, Can Yücel’den bir şiirle başladı.

Alevi Canlar, Devrim’den türkü rica ettiler.

Devrim, Miran Hrant’ı babasına verdi. Konuşma masasının yanına geldi:

“Ben Hrant için, onu saygıyla anarak, iki türkü söylemek istiyorum.”

O an dünya durdu, salondaki insanların yüreklerinin atışları Devrim’e eşlik ediyordu:

 

“ Dıle Yaman” la başladı, hiç ara vermeden Sari Gyalin’i okudu:

 

“Ambel a para para

Neylim aman , neylim aman, sari yarim.

Yes im siradzin çara,

Ah, merit merni sari galin,

Sari galin, sari galin, dardot yarim.”

 

                

Devrim’in sesi, dalga dalga yüreklerde, beyinlerde, gönüllerde yankılandı.

Miran Hrant, Sari Gyalin’in, Dıle Yaman’ın mısralarına sarılarak, babasının kucağında huzur içinde uyuyordu!

Yürekleri sevgi dolu insanlar, Sari Gyalinlerin, Dağlı Gelinlerin  acılarını yüreklerinden duyarak, Anadolu’ya, İstanbul’a doğru uçup gittiler, bir avuç sevgiyi Anadolu’nun, İstanbul’un üzerine serpip geldiler!

Miran Hrant, Türkiye’nin çok meyveli, çok dilli, çok dinli, çok kültürlü bir ülke olması için söylenen sözleri, düşünceleri anasının kucağında sessizce dinledi, uyudu, dinledi...

“En güzel deniz

Henüz gidilmemiş olanıdır,

En güzel çocuk,

Henüz büyümedi.

En güzel günlerimiz

Henüz yaşamadıklarımız.”

En güzel çocuk sevgiyle büyüyecek!

En güzel günlerimize umutla, sevgiyle, dostlukla, kardeşlikle, adım adım yaklaşacağız! Güzel günlere doğru ilk adımı kendimiz atmalıyız. Küçük küçük, damla damla...

Hoş geldin dünyamıza Miran Hrant!

Sen adınla çok yaşa Miran Hrant!

Sen geldin, çiçeklendi dünya!  

 

Bochum, 29 Haziran 2009                                    Kemal Yalçın

 

 

-->

Dünya bizim vatanımız

Konuk Defteri

books 925891 1920
Kitaplarım, şiirlerim, edebiyat çalışmalarım hakkında okuyucularımdan, arkadaşlarımdan çeşitli mektuplar, yazılar alıyorum. Bunlardan bazılarını, uygun gördüklerimi burada yayınlıyorum. [Devam]

Eğitim

bookshelf 413705 1920
İlkokuldan sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na ve daha sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gittim. Toplam 10 yıl yatılı öğrenci olarak okudum. [Devam oku]

Sipariş

gifts 570821 1920
Bu web sitesinde tanıtılan kitapların tümü buradan sipariş edilebilir. İyi okumalar. [Devam]