Anamla babam on iki yıl önce haç görevlerini yerine getirdiler. 1994´de Almanya´ya davet ettim. Zor zahmet geldiler. Anne  ne yaptınız hacıda? dedim.

“Kadınlarla kocalarını sürüden koç ayırır gibi birbirinden ayırdılar! Gündüz gezip tozuyorsun, şeytan meytan taşlıyorsun. Akşam olunca kadınlar bir yere, kocaları bir yere yatmaya gidiyor!”

Epeyce gülüştük. Babacazım daha sağdı. “Oğlum insanları Arabistan çöllerine değil, Almanya´ya, Avrupa´ya göndermeli... Gelip görmeli hacılar, dünya neymiş, insanlık neymiş!.. Düşsen ezip geçiyorlar Kabe´nin etrafında dönerken!”

Anam devam etti. “Oğlum” dedi, “burda kadınlar güp güp basıyor yere! Başları dim dik yürüyorlar!”

Anam Almanya´yı Türkiye ve Arabistan´la karşılaştırınca gördüğü başlıca fark kadınların durumu, yaşama biçimi idi. Düşüncesini bir cümle ile özetleyivermişti:

“Burda kadınlar güp güp basıyor yere!”

 

12 yıl aradan sonra ilk kez Türkiye´ye, köyüme gidince konu komşu, hısım akraba toplaştılar. Özlem giderdik. İlkokulu birlikte okuduğum bahçe komşumuz Nevin de gelmiş. Üç kızı olmuş. Büyümüşler. Kendi boyunu aşmışlar. Nevin mi küçülmüş, kızlar mı büyümüş anlayamadım! “Kız Nevin ne oldu sana?” diyebildim. Kar gibi beyaz dastarını iki eliyle yellendirip yeniden örttü başına; iki kenarını da kulaklarının ardına sıkıştırdı:

“Ülen Kemal unuttun mu buranın irezilliğini? Tarlaya gidiyorum bi sıcak, bi sıcak! Eğilsem toprak yakıyor yüzümü, doğrulsam güneş çarpıyor başımı. Baharı görmeden yazımız gelip geçti işte böyle!”

Sormaz olaydım. Toprak ve güneşin kavurduğu yüzünü iki damla gözyaşı ıslattı. Alt  dudağını ısırıp dastarının ucuyla sildi göz pınarlarını!...

* * *

Kadınların yüzünün gülmesini isterim. Boynu bükük, yanıp kavrulmuş kadınları, kızları  görünce “Baharı görmeden yaz geldi geçti!” sözü gelir bazan aklıma.

Yalnızca kadınlar değil elbet, bir çok erkek de baharı görmeden yazı geçiriveriyor!.. Düşünürüm. 2 bin yıl kadar önce kadının tanrıçalaştırıldığı Anadolu´da; Kibele´nin, Efesli Venüs´ün, Afrodiaslı Afrodit´in yurdunda; kadın çoğunlukla  neden hâlâ  ayaklarını  çekingen basar?  Neden başını dik tutamaz; boynu bükük, dili suskundur?

Tarihsel, kültürel kaynaklara göre, Türkler Anadolu´ya gelmeden önce kadının toplumdaki, aile içindeki yeri göreceli olarak daha iyiydi.

O halde ne değişti, ne oldu da Türklerde kadının konumu, erkeğe göre kötüleşti? Baharını görmeden yazı gelip geçer oldu? Toprak aynı toprak, hava aynı hava. Kadının üretimde aldığı yer hemen hemen aynı. Öyleyse değişen neydi?

Değişen dindi. Türkler Anadolu´ya gelmeden önce, Uzak Asya´da çeşitli doğa dinlerine inanıyordu. Kimi Türk boyları Şamanizme inanıyor; kimileri ateşe, aya, güneşe tapıyordu.

Bu dinlerde kadın aşağılanmıyordu. Şaman dualarında kadın ve erkek yana yana Şaman Babasının ezgilerini söylüyor, at sütünden yapılmış kımız şarabını içiyordu. Tek eşli evlilik vardı. Kadının göçebe yaşam biçiminde olsun, yerleşik toplum biçiminde olsun saygınlığı vardı. Hatun  hakanın yanında yer alıyor, devlet ve toplum yönetiminde sözü geçiyordu. Hattâ Bilge Hatun´un orduların başına geçip, Hindistan seferi yaptığını tarihler yazıyor.

Türkler İslam dinini, İslamiyetin ortaya çıkışından  2- 3 yüz yıl sonra; Arap-İslam orduları karşısında yenildikten sonra, kılıç zoruyla kabul etti. Türk boyları farklı zamanlarda, farklı biçimlerde İslamlaştırıldı. Arap toplumunun doğal, kültürel, sosyal, dinsel koşullarına göre şekillenmiş İslam dini; Asya´nın dağlarından, yaylalarından, bozkırından gelen Türklere uymuyordu.

En başta Kur´an kadını aşağılıyordu. Çok kadınla evliliği belli koşularda normal görüyordu. Hazreti Muhammed´in on bir karısı vardı. Eski Türk dinlerinde kadın dövülmezdi. Oysa Kur´an´da;  Nisâ Suresi, 34. Ayette Yüce Allah şöyle buyuruyordu:

“Allah´ın insanların bir kısmını diğerlerinden üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah´ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi ( kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın ve ( bunlarla yola gelmezlerse)  dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.” (Kur´ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli; Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları / 86, sayfa:83 )

Kur´an´a göre kadın-erkek ilişkilerinde kadın daima ikinci sıradadır. Cinsel yaşamda ise kadın erkeğinin zevk aracı gibidir. Allah şöyle buyuruyor:

“Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden  (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah´tan korkun, biliniz ki siz O´na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele!     (a.g.e. Bakara Sûresi, 223. Ayet)

Kadınlara ilişkin çok ilginç hadisler var. Buhârî ve Müslim´e göre Hazreti Muhammed´in “Benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.” buyurduğu rivayet olunmuştur. (Riyâzü´s - Salihîn ve Tercemesi, I. Cilt, sayfa: 327, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1995)

Aynı kitabın 317. sayfasında kadınların ve erkeklerin hakları konusunda Tirmizî´nin rivayet ettiği bir hadîste şöyle diyor Peygamber:

“Şunu biliniz ki, kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır. Onların üzerindeki haklarınız yatağınızı yabancılardan korumaları, müsâadeniz olmadıkça hoşlanmadığınız bir kimsenin evinize girip oturmasına müsâade etmemeleridir. Onların sizin üzerinizdeki hakları da giyimlerinde ve yemelerinde onlara iyi bakmanızdır.”

Böyle örnekler çoğaltılabilir. 

Elbette Kur´an´da anneyi kutsayan ayetler de var. Ama “kadını dövün”, “Kadın sizin tarlanızdır.” buyruklarında kadın hem aşağılanıyor, hem de erkeğe mutlak tabi olması isteniyor.

Bir kere din emretti mi, toplumda ona uygun  yaşam biçimini oluşturur. Gelenekler, kültürel değerler ortaya çıkar. Kültürel yapı toplumun ekonomik yapısını; ekomik yapı da kültürel , sosyal, dinsel yapıyı karşılıklı etkiler. Bu süreç içinde kadın erkek ilişkileri kemikleşir. Artık Türk toplumunda yüzlerce yıl kadının adı bile yoktur! 600 yıllık Osmanlı Sarayı´nda tek bir kadın yönetici görülmemiştir. Kadının yeri haremdir, kafes arkasıdır!

Kadının adı “kaşık düşmanı!”, “ eksik etek!” olmuştur. “Karının sırtından sopayı; karnından sıpayı eksik etme!” denmiştir erkeğin kulağına...

“Kızını dövmeyen dizini döver!” öğüdü, atasözü olmuştur. Ve dahası Cumhuriyet´in yasal yönden kadını yükseltmesine, güvenceye almasına karşın gerçek hayatta Kur´an´ın buyruğu uygulanmaya devam etmiştir.

Alevi-Bektaşi inancında ise kadın Sünniliğe göre daha özgür, daha kişilikli bir yere sahiptir. Hazreti Ali´nin ve İslâmiyetin görüşlerini Anadolu insanının inanç ve istemlerine göre değerlendirip, yorumlayıp yeni bir senteze varan Hacı Bektaş Veli, kadını aşağılayan, hor gören görüşlere kesin karşı çıkar. Bir deyişinde şöyle der:

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde.

Hak´kın yarattığı, herşey yerli yerinde.

Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok.

Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde...”

(Okunacak En Büyük Kitap İnsandır, R. Yürükoğlu, Alev Yayınları, sayfa: 264)

Bu iki mezhebin temel kaynaklarında, ibadet ve günlük yaşamda kadına farklı bir yer verilmesi; bir çok başka etmenle birleşerek kadının toplumdaki konumunu farklılaştırmıştır. Sünniliğe göre, Alevi- Bektaşi dünyasında kadın daha özgür, daha kişilikli, daha insanca bir yere sahiptir. Bu farklılık, bir cami derneği ile bir Alevi-Bektaşi derneğine; ya da bir cami ile cemevine gidildiğinde çok açık bir şekilde görülebilmektedir.

Anadolu insanlarının bağrında biçimlenmiş bu olumlu, olumsuz anlayış ve davranışlar kadın ve erkeğin kurtuluşunda önemli tutamaklardan biri olabilir.

 

***

 Kur´an gibi, İncil´de de kadın aleyhine hükümler vardır. Avrupa´da da kadının yakıldığı, dövüldüğü  zamanlar olmuştur. Henüz Avrupa devletlerinde de kadın hakları, kadın erkek eşitliği tam olarak sağlanmış değil. Almanya´da kadın genellikle Türkiye´ye, Arap-İslam devletlerine göre “yere sağlam basabilmektedir”. Ama bu kolayca, kendiliğinden oluvermedi.

Batılı ülkeler uzun yıllar, dinin doğmalarını aklın ve bilimin mihenk taşına koymuş; her şeyi, ama her şeyi aklın ve bilimin eleştirisinden, süzgecinden geçirmiştir.  Bu sürece rönesans di-yoruz, Aydınlanma çağı diyoruz. Aydınlanma hareketi iki yüz yıldan fazla sürdü. Henüz bitmiş değil, bitmeyecek de.

Türkiye halkı gerçek bir aydınlanmayı, gerçek bir rönesansı yaşamadı. Hâlâ “kadını dövün” diyen dinle hesaplaşılmadı. Bu hesaplaşma geciktikçe, bu gecikmenin toplumsal, kültürel fa-turası daha da artıyor. Avrupa´nın göbeğinde kara böcekler gibi dolaşmayı kurtuluş sayar ne yazık ki bazı kadınlarımız.  Ayrıca aydınlanma sadece başın dışını açmak da değil. Önemli olan hem erkeğin, hem de kadının kafasının içini aydınlatabilmektir. Gözünün gerisindeki karanlığı aydınlatabilmektir.

Kadın ve erkek aydınlandıkça özgürleşecek; özgürleştikçe insanlaşacaktır.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü hepimize kutlu olsun!

 

28.1.1998 / Bochum                                                                                 Kemal Yalçın

 

 

 

 

 

 

 

 

Yeni Kitap

SüryanilerVeSEYFO kitap kapaklari
Bu kitabımda, dünden bugüne Süryanilerin tarihini, 1915’te SEYFO olarak adlandırılan soykırım sırasında Süryanilerin başlarına gelenleri... [Devam]

Özyaşam

kemalyalcin1
Kemal Yalçın, 05.09.1952 günü Denizli'nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Çapa...[Devam oku]

 

Kitaplar

books 1149959 1920
İlk şiirimi 1964 yılında, Isparta Gönen Öğretmen Okulu birinci sınıf öğrencisi iken yazmıştım. Düzenli yazmaya 1973’de başladım. [Devam oku]

Şiirler

young girl 1149701 1920
Yazarlık hayatıma şiirle başladım. En zor günlerimde, en yalnız anlarımda, en duygusal hallerimde şiir benim elimden tuttu. [Devam oku]

Yazılar

book 1091627 1920
Şiir, öykü ve romanın dışında, düşünce ve görüşlerimi deneme, makale, gazete yazısı biçimlerinde dile getiriyorum. [Devam oku]

Yazarlar

fgd
Bu dünya gelimli gidimli bir dünya. Sevgili dostlarımı, değerli yazar arkadaşlarımı birer birer sonsuzluğa uğurladık. Onları bu sayfada... [Devam oku]

Anamla babam on iki yıl önce haç görevlerini yerine getirdiler. 1994´de Almanya´ya davet ettim. Zor zahmet geldiler. Anne  ne yaptınız hacıda? dedim.

“Kadınlarla kocalarını sürüden koç ayırır gibi birbirinden ayırdılar! Gündüz gezip tozuyorsun, şeytan meytan taşlıyorsun. Akşam olunca kadınlar bir yere, kocaları bir yere yatmaya gidiyor!”

Epeyce gülüştük. Babacazım daha sağdı. “Oğlum insanları Arabistan çöllerine değil, Almanya´ya, Avrupa´ya göndermeli... Gelip görmeli hacılar, dünya neymiş, insanlık neymiş!.. Düşsen ezip geçiyorlar Kabe´nin etrafında dönerken!”

Anam devam etti. “Oğlum” dedi, “burda kadınlar güp güp basıyor yere! Başları dim dik yürüyorlar!”

Anam Almanya´yı Türkiye ve Arabistan´la karşılaştırınca gördüğü başlıca fark kadınların durumu, yaşama biçimi idi. Düşüncesini bir cümle ile özetleyivermişti:

“Burda kadınlar güp güp basıyor yere!”

 

12 yıl aradan sonra ilk kez Türkiye´ye, köyüme gidince konu komşu, hısım akraba toplaştılar. Özlem giderdik. İlkokulu birlikte okuduğum bahçe komşumuz Nevin de gelmiş. Üç kızı olmuş. Büyümüşler. Kendi boyunu aşmışlar. Nevin mi küçülmüş, kızlar mı büyümüş anlayamadım! “Kız Nevin ne oldu sana?” diyebildim. Kar gibi beyaz dastarını iki eliyle yellendirip yeniden örttü başına; iki kenarını da kulaklarının ardına sıkıştırdı:

“Ülen Kemal unuttun mu buranın irezilliğini? Tarlaya gidiyorum bi sıcak, bi sıcak! Eğilsem toprak yakıyor yüzümü, doğrulsam güneş çarpıyor başımı. Baharı görmeden yazımız gelip geçti işte böyle!”

Sormaz olaydım. Toprak ve güneşin kavurduğu yüzünü iki damla gözyaşı ıslattı. Alt  dudağını ısırıp dastarının ucuyla sildi göz pınarlarını!...

* * *

Kadınların yüzünün gülmesini isterim. Boynu bükük, yanıp kavrulmuş kadınları, kızları  görünce “Baharı görmeden yaz geldi geçti!” sözü gelir bazan aklıma.

Yalnızca kadınlar değil elbet, bir çok erkek de baharı görmeden yazı geçiriveriyor!.. Düşünürüm. 2 bin yıl kadar önce kadının tanrıçalaştırıldığı Anadolu´da; Kibele´nin, Efesli Venüs´ün, Afrodiaslı Afrodit´in yurdunda; kadın çoğunlukla  neden hâlâ  ayaklarını  çekingen basar?  Neden başını dik tutamaz; boynu bükük, dili suskundur?

Tarihsel, kültürel kaynaklara göre, Türkler Anadolu´ya gelmeden önce kadının toplumdaki, aile içindeki yeri göreceli olarak daha iyiydi.

O halde ne değişti, ne oldu da Türklerde kadının konumu, erkeğe göre kötüleşti? Baharını görmeden yazı gelip geçer oldu? Toprak aynı toprak, hava aynı hava. Kadının üretimde aldığı yer hemen hemen aynı. Öyleyse değişen neydi?

Değişen dindi. Türkler Anadolu´ya gelmeden önce, Uzak Asya´da çeşitli doğa dinlerine inanıyordu. Kimi Türk boyları Şamanizme inanıyor; kimileri ateşe, aya, güneşe tapıyordu.

Bu dinlerde kadın aşağılanmıyordu. Şaman dualarında kadın ve erkek yana yana Şaman Babasının ezgilerini söylüyor, at sütünden yapılmış kımız şarabını içiyordu. Tek eşli evlilik vardı. Kadının göçebe yaşam biçiminde olsun, yerleşik toplum biçiminde olsun saygınlığı vardı. Hatun  hakanın yanında yer alıyor, devlet ve toplum yönetiminde sözü geçiyordu. Hattâ Bilge Hatun´un orduların başına geçip, Hindistan seferi yaptığını tarihler yazıyor.

Türkler İslam dinini, İslamiyetin ortaya çıkışından  2- 3 yüz yıl sonra; Arap-İslam orduları karşısında yenildikten sonra, kılıç zoruyla kabul etti. Türk boyları farklı zamanlarda, farklı biçimlerde İslamlaştırıldı. Arap toplumunun doğal, kültürel, sosyal, dinsel koşullarına göre şekillenmiş İslam dini; Asya´nın dağlarından, yaylalarından, bozkırından gelen Türklere uymuyordu.

En başta Kur´an kadını aşağılıyordu. Çok kadınla evliliği belli koşularda normal görüyordu. Hazreti Muhammed´in on bir karısı vardı. Eski Türk dinlerinde kadın dövülmezdi. Oysa Kur´an´da;  Nisâ Suresi, 34. Ayette Yüce Allah şöyle buyuruyordu:

“Allah´ın insanların bir kısmını diğerlerinden üstün kılması sebebiyle ve mallarından harcama yaptıkları için erkekler kadınların yöneticisi ve koruyucusudur. Onun için sâliha kadınlar itaatkârdır. Allah´ın kendilerini korumasına karşılık gizliyi ( kimse görmese de namuslarını) koruyucudurlar. Baş kaldırmasından endişe ettiğiniz kadınlara öğüt verin, onları yataklarında yalnız bırakın ve ( bunlarla yola gelmezlerse)  dövün. Eğer size itaat ederlerse artık onların aleyhine başka bir yol aramayın; çünkü Allah yücedir, büyüktür.” (Kur´ân-ı Kerim ve Açıklamalı Meâli; Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları / 86, sayfa:83 )

Kur´an´a göre kadın-erkek ilişkilerinde kadın daima ikinci sıradadır. Cinsel yaşamda ise kadın erkeğinin zevk aracı gibidir. Allah şöyle buyuruyor:

“Kadınlarınız sizin için bir tarladır. Tarlanıza nasıl dilerseniz öyle varın. Kendiniz için önceden  (uygun davranışlarla) hazırlık yapın. Allah´tan korkun, biliniz ki siz O´na kavuşacaksınız. (Yâ Muhammed!) müminleri müjdele!     (a.g.e. Bakara Sûresi, 223. Ayet)

Kadınlara ilişkin çok ilginç hadisler var. Buhârî ve Müslim´e göre Hazreti Muhammed´in “Benden sonra erkekler için kadınlardan daha zararlı bir fitne bırakmadım.” buyurduğu rivayet olunmuştur. (Riyâzü´s - Salihîn ve Tercemesi, I. Cilt, sayfa: 327, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları, Ankara 1995)

Aynı kitabın 317. sayfasında kadınların ve erkeklerin hakları konusunda Tirmizî´nin rivayet ettiği bir hadîste şöyle diyor Peygamber:

“Şunu biliniz ki, kadınlar üzerinde haklarınız olduğu gibi kadınların da sizin üzerinizde hakları vardır. Onların üzerindeki haklarınız yatağınızı yabancılardan korumaları, müsâadeniz olmadıkça hoşlanmadığınız bir kimsenin evinize girip oturmasına müsâade etmemeleridir. Onların sizin üzerinizdeki hakları da giyimlerinde ve yemelerinde onlara iyi bakmanızdır.”

Böyle örnekler çoğaltılabilir. 

Elbette Kur´an´da anneyi kutsayan ayetler de var. Ama “kadını dövün”, “Kadın sizin tarlanızdır.” buyruklarında kadın hem aşağılanıyor, hem de erkeğe mutlak tabi olması isteniyor.

Bir kere din emretti mi, toplumda ona uygun  yaşam biçimini oluşturur. Gelenekler, kültürel değerler ortaya çıkar. Kültürel yapı toplumun ekonomik yapısını; ekomik yapı da kültürel , sosyal, dinsel yapıyı karşılıklı etkiler. Bu süreç içinde kadın erkek ilişkileri kemikleşir. Artık Türk toplumunda yüzlerce yıl kadının adı bile yoktur! 600 yıllık Osmanlı Sarayı´nda tek bir kadın yönetici görülmemiştir. Kadının yeri haremdir, kafes arkasıdır!

Kadının adı “kaşık düşmanı!”, “ eksik etek!” olmuştur. “Karının sırtından sopayı; karnından sıpayı eksik etme!” denmiştir erkeğin kulağına...

“Kızını dövmeyen dizini döver!” öğüdü, atasözü olmuştur. Ve dahası Cumhuriyet´in yasal yönden kadını yükseltmesine, güvenceye almasına karşın gerçek hayatta Kur´an´ın buyruğu uygulanmaya devam etmiştir.

Alevi-Bektaşi inancında ise kadın Sünniliğe göre daha özgür, daha kişilikli bir yere sahiptir. Hazreti Ali´nin ve İslâmiyetin görüşlerini Anadolu insanının inanç ve istemlerine göre değerlendirip, yorumlayıp yeni bir senteze varan Hacı Bektaş Veli, kadını aşağılayan, hor gören görüşlere kesin karşı çıkar. Bir deyişinde şöyle der:

“Erkek dişi sorulmaz, muhabbetin dilinde.

Hak´kın yarattığı, herşey yerli yerinde.

Bizim nazarımızda, kadın erkek farkı yok.

Noksanlıkla eksiklik, senin görüşlerinde...”

(Okunacak En Büyük Kitap İnsandır, R. Yürükoğlu, Alev Yayınları, sayfa: 264)

Bu iki mezhebin temel kaynaklarında, ibadet ve günlük yaşamda kadına farklı bir yer verilmesi; bir çok başka etmenle birleşerek kadının toplumdaki konumunu farklılaştırmıştır. Sünniliğe göre, Alevi- Bektaşi dünyasında kadın daha özgür, daha kişilikli, daha insanca bir yere sahiptir. Bu farklılık, bir cami derneği ile bir Alevi-Bektaşi derneğine; ya da bir cami ile cemevine gidildiğinde çok açık bir şekilde görülebilmektedir.

Anadolu insanlarının bağrında biçimlenmiş bu olumlu, olumsuz anlayış ve davranışlar kadın ve erkeğin kurtuluşunda önemli tutamaklardan biri olabilir.

 

***

 Kur´an gibi, İncil´de de kadın aleyhine hükümler vardır. Avrupa´da da kadının yakıldığı, dövüldüğü  zamanlar olmuştur. Henüz Avrupa devletlerinde de kadın hakları, kadın erkek eşitliği tam olarak sağlanmış değil. Almanya´da kadın genellikle Türkiye´ye, Arap-İslam devletlerine göre “yere sağlam basabilmektedir”. Ama bu kolayca, kendiliğinden oluvermedi.

Batılı ülkeler uzun yıllar, dinin doğmalarını aklın ve bilimin mihenk taşına koymuş; her şeyi, ama her şeyi aklın ve bilimin eleştirisinden, süzgecinden geçirmiştir.  Bu sürece rönesans di-yoruz, Aydınlanma çağı diyoruz. Aydınlanma hareketi iki yüz yıldan fazla sürdü. Henüz bitmiş değil, bitmeyecek de.

Türkiye halkı gerçek bir aydınlanmayı, gerçek bir rönesansı yaşamadı. Hâlâ “kadını dövün” diyen dinle hesaplaşılmadı. Bu hesaplaşma geciktikçe, bu gecikmenin toplumsal, kültürel fa-turası daha da artıyor. Avrupa´nın göbeğinde kara böcekler gibi dolaşmayı kurtuluş sayar ne yazık ki bazı kadınlarımız.  Ayrıca aydınlanma sadece başın dışını açmak da değil. Önemli olan hem erkeğin, hem de kadının kafasının içini aydınlatabilmektir. Gözünün gerisindeki karanlığı aydınlatabilmektir.

Kadın ve erkek aydınlandıkça özgürleşecek; özgürleştikçe insanlaşacaktır.

8 Mart Dünya Kadınlar Günü hepimize kutlu olsun!

 

28.1.1998 / Bochum                                                                                 Kemal Yalçın

 

 

 

 

 

 

 

 

-->

Dünya bizim vatanımız

Konuk Defteri

books 925891 1920
Kitaplarım, şiirlerim, edebiyat çalışmalarım hakkında okuyucularımdan, arkadaşlarımdan çeşitli mektuplar, yazılar alıyorum. Bunlardan bazılarını, uygun gördüklerimi burada yayınlıyorum. [Devam]

Eğitim

bookshelf 413705 1920
İlkokuldan sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na ve daha sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gittim. Toplam 10 yıl yatılı öğrenci olarak okudum. [Devam oku]

Sipariş

gifts 570821 1920
Bu web sitesinde tanıtılan kitapların tümü buradan sipariş edilebilir. İyi okumalar. [Devam]