Enver Karagöz için...

 

Elveda bile diyemeden...

 

Kemal Yalçın

 

Enver Karagöz’ü tanır mıydınız? Bileniniz, göreniniz, tanıyanınız vardır elbet! Biz 12 Eylül siyasi göçmenleri onu „Enver Hoca“ olarak bağrımıza basmıştık. O da dostlarını, arkadaşlarını, yol arkadaşlarını, can yoldaşlarını, insanları, hepimizi kucaklamıştı.

Ansızın acı acı çaldı telefon.

Gözyaşlarıyla yıkanmış haber sadece üç kelimeydi:

„Enver Hoca’yı kaybettik!“

Donup kaldım! Kulaklarıma inanamadım!

Vay Enver Hoca vay!

Vay benim can yoldaşım, vay benim Artvinlim, Şavşatlım vay!

Daha iki ay önce, Hrant Dink’in katledilmesini protesto mitinginde, Köln’de birlikte yürümüştük. Sessiz sesiyle haykırıyordu nefes nefese:

„Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz!“ diye...

Dom Kilisesi’nin önünde resimlerini çekmiştim. Sırtında yeşil parkası, kalbinin üstünde Hrant’ın resmi vardı. Çok resimlerini çekmiştim daha önceki yıllarda. Fotoğraf makinamda, kalbinin üstünde madalya gibi Hrant’ı taşıyan son resmi kaldı. Şimdi bu satırları yazarken bana bakıyor gülümsiyerek!

 

*

 

„Enver Hoca’yı kaybettik!“

Çaresizliğin kahredici hüznü kaplıyor dünyamı! Hatıralar denizine atıyorum kendimi! Enver Hocalı damlalara, dalgalara tutunuyorum. Dünya başka türlü dönüyor, zaman başka zaman şimdi!

Fakir Baykurt’tan dinlemiştim onun hikayesini...

„Şavşat Ortaokulu’nda öğrencimdi Enver. Akıllı, uslu, çalışkan, tutuğunu koparan bir öğrenciydi. Sonra devrimci bir öğretmen oldu. Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) içinde görevler aldı. TÖB-DER Artvin Şubesi Başkanlığı yaptı. 12 Eylül 1980 darbesi başına büyük belalar getirdi... Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. İşkenceler, zulümler gördü.“

Enver Hoca’yla 1992 yılında, Türk-Kürt Dostluk Girişimi çalışmaları sırasında tanıştık. Enver Hoca 1989 yılında kurulan Türkiye/Almanya İnsan Hakları Derneği (TÜDAY) kurucuları ve yöneticilerindendi. Zamanla birbirimizi daha yakından tanıdık; bağlandık birbirimize.

Siyasi mücadelede gerilimler, tartışmalar, kırgınlıklar oluyor.

Enver Hoca, her zaman dürüst, her zaman tutarlı, her zaman sevecen, her zaman saygındı.

Eleştirici, ama birleştiriciydi.

Yıkıcı değil, yapıcıydı.

Türk-Kürt Dostluk Girişimi zamanla görevini tamamladı, TÜDAY’la birleşti. TÜDAY ise işlevini yavaşlattı. Kapatalım mı, yaşatalım mı sorularına cevap aranır duruma gelindi. Tam bu aşamada Enver Hoca, „İnsan hakları mücadelesi bitmeden, TÜDAY kapatılmamalıdır!“ düşüncesini savundu. Birkaç arkadaşla birlikte TÜDAY’ın zor işlerini üstlendi.

TÜDAY şimdi on sekiz yaşında. Yönetim Kurulu, TÜDAY üyelerini, duyarlı insanları Enver Hoca’yı son yolculuğuna uğurlamaya çağırıyor. Acı, ama onurlu bir görev bu...

 

*

Enver Karagöz, 1948 yılında Artvin’de doğmuştu. Okudu, öğretmen oldu. Arvin’de öğretmenlik yapıyordu. Dünyada ve Türkiye’de rüzgarların soldan estiği bir zamandı. Türkiye kabına sığmıyor, kendine yeni bir yol, yeni bir düzen arıyordu. Yer yerinden oynuyordu. Devrim şarkıları söyleniyordu şehirlerde, ovalarda, dağlarda. Yeni bir dünyayayı; ekmek, gül ve hürriyet günlerini kurabilmek için işçiler, gençler, devrimciler dişini tırnağına takmış uğraşıyordu.

Türkiye, başka bir Türkiye idi o zaman. Gençler okuyor, araştırıyor, düşünüyor, yazıyor, örgütleniyordu.

Enver Karagöz de o gençlerden biriydi.

Hem okuyor, hem yazıyor, hem haykırıyordu gür sesiyle!

İyi bir örgütçüydü. Özü sözü bir devrimci gençti. Kendinden çok seviyordu yurdunu, toprağını, insanlarını...

Öğrencilik yıllarında olsun, öğretmenlik yıllarında olsun toplantılarda, mitinglerde, gösterilerde şiirler okurdu. En sevdiği şairlerden biri Nazım Hikmet’ti. Nazım Hikmet’in şiirlerileri sadece okumaz, yaşardı, yaşatırdı...

Enver’in sesi, dinleyenlerin damarlarına girer, akar giderdi ta akla kadar!

 

*

Karanlalıktan medet umanlar, parababaları, karlarına kar katanlar, sermaye düzenini savunanlar devrimci kabarışı durudurabilmek için 12 Mart 1971 darbesini yapmışlardı. Ama ileriye akan nehir bu engeli aşmıştı.

Zaman 1975 sonrası yıllardı. Yeni bir darbenin hazırlığı içindeki „gizli“ güçler kan akıtmaya, can almaya başlamıştı. 12 Mart 1980 darbesine gelinceye kadar beş bin kadar gencin, aydının, işçinin, emekçinin, insanın kanına girdiler. İşte bu ölüm kalım günlerinde Enver Karagöz, Artvin’de sözü geçen devrimci bir öğretmendi. Çok kez ölümle burun buruna gelmişti.  Kendisine kurulan pusulardan kurtulmuştu. O inadına güzel günlerin bayrağını sallıyor; barış, kardeşlik, özgürlük şiirlerini haykırıyordu...

 

*

12 Eylül 1980 günü, tankların paletleri, silahların dipçikleriyle kesildi barışa, özgürlüğe, kardeşliğe giden yollar. Sınırsız bir kinle saldırıyorlardı devrimcilere, ilericilere, yeni bir düzen için mücadele edenlere.

12 Eylül sonrası altı yüz bin kadar insan gözaltına alındı, işkenceden geçirildi, sorgulandı, hesap soruldu...

Enver Hoca, o insanlardan biriydi.

Eşiyle birlikte gözaltına alınmıştı.

Artvin Devrimci Yol Davası’ndan yargılanmıştı.

Erzurum’a götürüldü. Oradaki işkencehanede günlerce işkenden geçirildi. Enver Hoca, esir alınmıştı. Ama teslim olmuyordu. Konuşmuyor, kimseyi ele vermiyordu. Ağır işkencelerle onu kana buladılar.

Enver Hoca, kana bulandı, ama alnına kara bir leke sürdürmedi.

İşkenceciler onun onurlu tutumundan çılgına dönmüştü.

Yapabilecekleri en büyük kötülüğü yaptılar:

„Haydi bakalım bir daha oku o şiirleri! Haydi bir daha haykır bakalım o komünistin, o vatan hainin şiirlerini!“ diyerek bağazına kaynar su döktüler!

Enver Hoca’nın ses tellerini kaynar suyla yaktılar!

Ey insanlık! Ey Türkiye! Sen o kaybolan sesi duydun mu?

Ey Anadolu! Sen öz evladının boğazına kaynar su dökenleri  unuttun mu?

O seni hiç unutmadı!

 

*

 

Enver Hoca, boğazının yakılmasından sonra gırtlak kanseri oldu. Hapisten çıktı. Tedavi için Almanya’ya geldi. Almanya’ya iltica etti. İlticası kabul edildi. Tedavileri aralıksız devam ediyordu. Bazen bir lokma ekmek, bir damla su bile geçemedi boğazından. Ama Enver Hoca direndi.  Kanseri yendi. Sesi, sesini kaybetmişti. Tısıltı halinde zorlanarak konuşabiliyordu.

Gene şiirler yazdı.

Gene şiirler okudu.

Susmadı!

 

*

 

Eşi, her zaman kol kanat gerdi kocasına.

Biricik kızı ve biricik oğlu sevğiyle, saygıyla, anlayışla sarıldılar babalarına.

Bunun zorluklarını, bunun onurunu yaşayan bilir ancak.

Enver Hoca’yı yaşatan en etkili ilaç eşinin, çocuklarının sevgisiydi.

 

*

„Elveda!“ bile diyemeden ayrılmıştı kendini hem var eden, hem de kahreden topraklardan.

Suçu insan olmaktı!

O, tutarlı bir devrimci, dürüst bir yurtsever ve yılmaz bir insan hakları savunucusuydu.

Suçu, yurdunu özünden çok sevmesiydi!

Uğruna ölümlere gidip geldiği yurdundan ayrılmak ölümden beterdi.

Yurt özlemini, vatan hasretini yaşayanlar bilir.

Dağını taşını, güneşini ayını, gülünü dikenini özler insan...

Taş yerinde güzeldir!

Açan çiçekler meyveye durmaz  hiçbir zaman hatıralar içinde...

Enver Hoca, tam on sekiz yıl gidemedi Türkiye’ye!

Yollar ona kapalı, gökyüzü ona yasaktı!

Uzun yıllar sürdü yurduna giden yolları açabilme uğraşı.

Avukatlar, dosyalar, araştırmalar, incelemeler derken yıllar geçti!

Nihayet 2004 yılında Türkiye’ye gidebilme imkanı doğdu.

 

*

 

Avukatı, „Türkiye’ye girişte seni gözaltına alabilirler. Ama merak etme! Çabucak bırakırlar. Ben de seninle olacağım!“ demişti.

Büyük bir heyecanla, 18 yıl aradan sonra İstanbul Atatürk Havaalanı’nda ayaklarını kendi toprağına basmıştı. Etrafına baktı.

İstanbul ile göz göze geliverdi.

Derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçmişti zaman!

Pasaport kontrolundaki polis:

„Siz biraz bizimle geliniz!“ dedi.

Önce Havaalanı polis karakolu...

Sonra Terörle Mücadele Şubesi’ne götürdüler.

Sorgulama başladı!

Sorgulamada bulunan polis yetkililerinden biri:

„Beni tanıdın mı?“ dedi ezilerek.

„Tanımadım!“ dedi Enver Hoca. Ama anlamıştı karşısındakinin kimliğini:

„Nereden tanıyayım? Gözlerimizi mi açmıştınız?“

Karşındaki kendini tanıttı:

„Ben Erzurum’da sorgulamada bulunmuştum!“ dedi.

Enver Hoca’nın boğazına kaynar su döken işkencecilerden biri karşısında duruyordu.

Enver Hoca’nın işkencelerdeki direnişini hatırlamıştı:

„O günler öyleydi!“ dedi gözlerini kaçırarak.

Sonra yanındakilere „Hemen işlemlerini yapın!“ emrini verdi.

İşkenceciler hala işbaşındaydı.

 

*

 

18 yıl aradan sonra Artvin’e, Şavşat’a, Ankara’ya gitti. Anadolu’yu dolaştı. Hasretlerini giderdi.

Çıkışta engel çıkarmadılar.

Türkiye kapıları, Enver Hoca’ya açılmıştı.

İstediği zaman gidip gelebilmenin zevkini de yaşadı.

En son dört ay önce gidip gelmişti yurduna!

 

*

 

 Enver Hoca, Artvin’de dünyaya gelmişti. Almanya’da ayrıldı dünyadan! Doğduğu toparaklara „Elveda!“ bile diyemeden, ömrüne doyadan, özlediği günleri göremeden sessizce yumdu gözlerini çok sevdiği hayata!

Ey Anadolu! Seni çok seven bir evladın  geldi geçti bu dünyadan! Haberin oldu mu?

 

*

Dün baş sağlına gittim.

Enver Hoca’nın evi dostlarıyla doluydu.

Kemal Uzun, Hacı Mehmet, Azim Yalçın, Adnan... Enver Hoca’yı son yolculuğuna uğurlamanın hazırlığını yapıyorlardı.

Gelen, geleneydi...

Kadınlı, erkekli, uzaktan yakından gözü yaşlı insanlar ailenin acılarını paylaşmaya geliyordu.

Kemal Uzun’dan dinledim Türkiye’ye ilk gidişinin acı hikayesini.

Boğazına kaynar su döken işkencecinin, „Beni tanıdın mı?“ sorusu deli divane etti beni.

Ah bu alınmayan ah’lar!

Ah bu çaresizliğin kahredici hüznü!

Dışarı çıktım.

İçimden bir isyan ateşi patladı. Gözyaşlarım dinlemiyordu beni!

Koskoca Köln şehrinde o an yapayalnızdım.

Bir an, birinin koluma girdiğini hissettim.

Enver Hoca’ydı! Sanki TÜDAY toplantısından ayrılmıştık!

„Gel! Şöyle Ren kıyısına doğru yürüyelim!“ dedi.

Yürüdük Ren’e kadar!

„Umudunu kesme yurdundan!“ dedi o gür sesiyle.

Ren nehri akıyordu okyanuslara doğru.

Enver Hoca bir vardı, bir yok oldu!

Toprağın bol olsun sevgili arkadaşım!

„Bilmeyenler ne bilsin bizi

Bilenlere selam olsun!“

 

Bochum, 1 Nisan 2007

 

 

 

Boşuna Değil

 

Boşuna değil hiçbir şey,

Boşa gitmedi yürünen yol,

                     işlenen nakış,

                     ekilen tohum.

Boşa gitmedi

Ölümden genç bir gülücükle gizlenerek

Sokaklara yazdığımız nehir şarkıları.

Çekilen acı,

                 dökülen ter

ve zeytin dallarına asılı kalan şafak

                                    boşa gitmedi.

 

Çöl yeşeriyordu

Kabaran okyanusun selinde.

Sevda beyaz bir sayfaydı

Rüzgarlarla yazılan.

 

Değil, boşuna değil ağaran gece;

Çakılan kıvılcım boşuna değil.

Ters aktı belki

Yatak değiştirirken nehir.

 

Gün dönümüydü,

Yer yerinden oynamıştı.

Bir avuç bahar tohumuydu

Değişen zamanın gözüne attığım.

 

Boşa gitmedi hiçbir şey.

Boşa gitmedi karanlığa isyanım!

 

Kemal Yalçın

 

 

 

Yeni Kitap

SüryanilerVeSEYFO kitap kapaklari
Bu kitabımda, dünden bugüne Süryanilerin tarihini, 1915’te SEYFO olarak adlandırılan soykırım sırasında Süryanilerin başlarına gelenleri... [Devam]

Özyaşam

kemalyalcin1
Kemal Yalçın, 05.09.1952 günü Denizli'nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Çapa...[Devam oku]

 

Kitaplar

books 1149959 1920
İlk şiirimi 1964 yılında, Isparta Gönen Öğretmen Okulu birinci sınıf öğrencisi iken yazmıştım. Düzenli yazmaya 1973’de başladım. [Devam oku]

Şiirler

young girl 1149701 1920
Yazarlık hayatıma şiirle başladım. En zor günlerimde, en yalnız anlarımda, en duygusal hallerimde şiir benim elimden tuttu. [Devam oku]

Yazılar

book 1091627 1920
Şiir, öykü ve romanın dışında, düşünce ve görüşlerimi deneme, makale, gazete yazısı biçimlerinde dile getiriyorum. [Devam oku]

Yazarlar

fgd
Bu dünya gelimli gidimli bir dünya. Sevgili dostlarımı, değerli yazar arkadaşlarımı birer birer sonsuzluğa uğurladık. Onları bu sayfada... [Devam oku]

 

Enver Karagöz için...

 

Elveda bile diyemeden...

 

Kemal Yalçın

 

Enver Karagöz’ü tanır mıydınız? Bileniniz, göreniniz, tanıyanınız vardır elbet! Biz 12 Eylül siyasi göçmenleri onu „Enver Hoca“ olarak bağrımıza basmıştık. O da dostlarını, arkadaşlarını, yol arkadaşlarını, can yoldaşlarını, insanları, hepimizi kucaklamıştı.

Ansızın acı acı çaldı telefon.

Gözyaşlarıyla yıkanmış haber sadece üç kelimeydi:

„Enver Hoca’yı kaybettik!“

Donup kaldım! Kulaklarıma inanamadım!

Vay Enver Hoca vay!

Vay benim can yoldaşım, vay benim Artvinlim, Şavşatlım vay!

Daha iki ay önce, Hrant Dink’in katledilmesini protesto mitinginde, Köln’de birlikte yürümüştük. Sessiz sesiyle haykırıyordu nefes nefese:

„Hepimiz Hrant’ız, hepimiz Ermeniyiz!“ diye...

Dom Kilisesi’nin önünde resimlerini çekmiştim. Sırtında yeşil parkası, kalbinin üstünde Hrant’ın resmi vardı. Çok resimlerini çekmiştim daha önceki yıllarda. Fotoğraf makinamda, kalbinin üstünde madalya gibi Hrant’ı taşıyan son resmi kaldı. Şimdi bu satırları yazarken bana bakıyor gülümsiyerek!

 

*

 

„Enver Hoca’yı kaybettik!“

Çaresizliğin kahredici hüznü kaplıyor dünyamı! Hatıralar denizine atıyorum kendimi! Enver Hocalı damlalara, dalgalara tutunuyorum. Dünya başka türlü dönüyor, zaman başka zaman şimdi!

Fakir Baykurt’tan dinlemiştim onun hikayesini...

„Şavşat Ortaokulu’nda öğrencimdi Enver. Akıllı, uslu, çalışkan, tutuğunu koparan bir öğrenciydi. Sonra devrimci bir öğretmen oldu. Tüm Öğretmenler Birleşme ve Dayanışma Derneği (TÖB-DER) içinde görevler aldı. TÖB-DER Artvin Şubesi Başkanlığı yaptı. 12 Eylül 1980 darbesi başına büyük belalar getirdi... Sıkıyönetim mahkemelerinde yargılandı. İşkenceler, zulümler gördü.“

Enver Hoca’yla 1992 yılında, Türk-Kürt Dostluk Girişimi çalışmaları sırasında tanıştık. Enver Hoca 1989 yılında kurulan Türkiye/Almanya İnsan Hakları Derneği (TÜDAY) kurucuları ve yöneticilerindendi. Zamanla birbirimizi daha yakından tanıdık; bağlandık birbirimize.

Siyasi mücadelede gerilimler, tartışmalar, kırgınlıklar oluyor.

Enver Hoca, her zaman dürüst, her zaman tutarlı, her zaman sevecen, her zaman saygındı.

Eleştirici, ama birleştiriciydi.

Yıkıcı değil, yapıcıydı.

Türk-Kürt Dostluk Girişimi zamanla görevini tamamladı, TÜDAY’la birleşti. TÜDAY ise işlevini yavaşlattı. Kapatalım mı, yaşatalım mı sorularına cevap aranır duruma gelindi. Tam bu aşamada Enver Hoca, „İnsan hakları mücadelesi bitmeden, TÜDAY kapatılmamalıdır!“ düşüncesini savundu. Birkaç arkadaşla birlikte TÜDAY’ın zor işlerini üstlendi.

TÜDAY şimdi on sekiz yaşında. Yönetim Kurulu, TÜDAY üyelerini, duyarlı insanları Enver Hoca’yı son yolculuğuna uğurlamaya çağırıyor. Acı, ama onurlu bir görev bu...

 

*

Enver Karagöz, 1948 yılında Artvin’de doğmuştu. Okudu, öğretmen oldu. Arvin’de öğretmenlik yapıyordu. Dünyada ve Türkiye’de rüzgarların soldan estiği bir zamandı. Türkiye kabına sığmıyor, kendine yeni bir yol, yeni bir düzen arıyordu. Yer yerinden oynuyordu. Devrim şarkıları söyleniyordu şehirlerde, ovalarda, dağlarda. Yeni bir dünyayayı; ekmek, gül ve hürriyet günlerini kurabilmek için işçiler, gençler, devrimciler dişini tırnağına takmış uğraşıyordu.

Türkiye, başka bir Türkiye idi o zaman. Gençler okuyor, araştırıyor, düşünüyor, yazıyor, örgütleniyordu.

Enver Karagöz de o gençlerden biriydi.

Hem okuyor, hem yazıyor, hem haykırıyordu gür sesiyle!

İyi bir örgütçüydü. Özü sözü bir devrimci gençti. Kendinden çok seviyordu yurdunu, toprağını, insanlarını...

Öğrencilik yıllarında olsun, öğretmenlik yıllarında olsun toplantılarda, mitinglerde, gösterilerde şiirler okurdu. En sevdiği şairlerden biri Nazım Hikmet’ti. Nazım Hikmet’in şiirlerileri sadece okumaz, yaşardı, yaşatırdı...

Enver’in sesi, dinleyenlerin damarlarına girer, akar giderdi ta akla kadar!

 

*

Karanlalıktan medet umanlar, parababaları, karlarına kar katanlar, sermaye düzenini savunanlar devrimci kabarışı durudurabilmek için 12 Mart 1971 darbesini yapmışlardı. Ama ileriye akan nehir bu engeli aşmıştı.

Zaman 1975 sonrası yıllardı. Yeni bir darbenin hazırlığı içindeki „gizli“ güçler kan akıtmaya, can almaya başlamıştı. 12 Mart 1980 darbesine gelinceye kadar beş bin kadar gencin, aydının, işçinin, emekçinin, insanın kanına girdiler. İşte bu ölüm kalım günlerinde Enver Karagöz, Artvin’de sözü geçen devrimci bir öğretmendi. Çok kez ölümle burun buruna gelmişti.  Kendisine kurulan pusulardan kurtulmuştu. O inadına güzel günlerin bayrağını sallıyor; barış, kardeşlik, özgürlük şiirlerini haykırıyordu...

 

*

12 Eylül 1980 günü, tankların paletleri, silahların dipçikleriyle kesildi barışa, özgürlüğe, kardeşliğe giden yollar. Sınırsız bir kinle saldırıyorlardı devrimcilere, ilericilere, yeni bir düzen için mücadele edenlere.

12 Eylül sonrası altı yüz bin kadar insan gözaltına alındı, işkenceden geçirildi, sorgulandı, hesap soruldu...

Enver Hoca, o insanlardan biriydi.

Eşiyle birlikte gözaltına alınmıştı.

Artvin Devrimci Yol Davası’ndan yargılanmıştı.

Erzurum’a götürüldü. Oradaki işkencehanede günlerce işkenden geçirildi. Enver Hoca, esir alınmıştı. Ama teslim olmuyordu. Konuşmuyor, kimseyi ele vermiyordu. Ağır işkencelerle onu kana buladılar.

Enver Hoca, kana bulandı, ama alnına kara bir leke sürdürmedi.

İşkenceciler onun onurlu tutumundan çılgına dönmüştü.

Yapabilecekleri en büyük kötülüğü yaptılar:

„Haydi bakalım bir daha oku o şiirleri! Haydi bir daha haykır bakalım o komünistin, o vatan hainin şiirlerini!“ diyerek bağazına kaynar su döktüler!

Enver Hoca’nın ses tellerini kaynar suyla yaktılar!

Ey insanlık! Ey Türkiye! Sen o kaybolan sesi duydun mu?

Ey Anadolu! Sen öz evladının boğazına kaynar su dökenleri  unuttun mu?

O seni hiç unutmadı!

 

*

 

Enver Hoca, boğazının yakılmasından sonra gırtlak kanseri oldu. Hapisten çıktı. Tedavi için Almanya’ya geldi. Almanya’ya iltica etti. İlticası kabul edildi. Tedavileri aralıksız devam ediyordu. Bazen bir lokma ekmek, bir damla su bile geçemedi boğazından. Ama Enver Hoca direndi.  Kanseri yendi. Sesi, sesini kaybetmişti. Tısıltı halinde zorlanarak konuşabiliyordu.

Gene şiirler yazdı.

Gene şiirler okudu.

Susmadı!

 

*

 

Eşi, her zaman kol kanat gerdi kocasına.

Biricik kızı ve biricik oğlu sevğiyle, saygıyla, anlayışla sarıldılar babalarına.

Bunun zorluklarını, bunun onurunu yaşayan bilir ancak.

Enver Hoca’yı yaşatan en etkili ilaç eşinin, çocuklarının sevgisiydi.

 

*

„Elveda!“ bile diyemeden ayrılmıştı kendini hem var eden, hem de kahreden topraklardan.

Suçu insan olmaktı!

O, tutarlı bir devrimci, dürüst bir yurtsever ve yılmaz bir insan hakları savunucusuydu.

Suçu, yurdunu özünden çok sevmesiydi!

Uğruna ölümlere gidip geldiği yurdundan ayrılmak ölümden beterdi.

Yurt özlemini, vatan hasretini yaşayanlar bilir.

Dağını taşını, güneşini ayını, gülünü dikenini özler insan...

Taş yerinde güzeldir!

Açan çiçekler meyveye durmaz  hiçbir zaman hatıralar içinde...

Enver Hoca, tam on sekiz yıl gidemedi Türkiye’ye!

Yollar ona kapalı, gökyüzü ona yasaktı!

Uzun yıllar sürdü yurduna giden yolları açabilme uğraşı.

Avukatlar, dosyalar, araştırmalar, incelemeler derken yıllar geçti!

Nihayet 2004 yılında Türkiye’ye gidebilme imkanı doğdu.

 

*

 

Avukatı, „Türkiye’ye girişte seni gözaltına alabilirler. Ama merak etme! Çabucak bırakırlar. Ben de seninle olacağım!“ demişti.

Büyük bir heyecanla, 18 yıl aradan sonra İstanbul Atatürk Havaalanı’nda ayaklarını kendi toprağına basmıştı. Etrafına baktı.

İstanbul ile göz göze geliverdi.

Derelerden sel gibi, tepelerden yel gibi geçmişti zaman!

Pasaport kontrolundaki polis:

„Siz biraz bizimle geliniz!“ dedi.

Önce Havaalanı polis karakolu...

Sonra Terörle Mücadele Şubesi’ne götürdüler.

Sorgulama başladı!

Sorgulamada bulunan polis yetkililerinden biri:

„Beni tanıdın mı?“ dedi ezilerek.

„Tanımadım!“ dedi Enver Hoca. Ama anlamıştı karşısındakinin kimliğini:

„Nereden tanıyayım? Gözlerimizi mi açmıştınız?“

Karşındaki kendini tanıttı:

„Ben Erzurum’da sorgulamada bulunmuştum!“ dedi.

Enver Hoca’nın boğazına kaynar su döken işkencecilerden biri karşısında duruyordu.

Enver Hoca’nın işkencelerdeki direnişini hatırlamıştı:

„O günler öyleydi!“ dedi gözlerini kaçırarak.

Sonra yanındakilere „Hemen işlemlerini yapın!“ emrini verdi.

İşkenceciler hala işbaşındaydı.

 

*

 

18 yıl aradan sonra Artvin’e, Şavşat’a, Ankara’ya gitti. Anadolu’yu dolaştı. Hasretlerini giderdi.

Çıkışta engel çıkarmadılar.

Türkiye kapıları, Enver Hoca’ya açılmıştı.

İstediği zaman gidip gelebilmenin zevkini de yaşadı.

En son dört ay önce gidip gelmişti yurduna!

 

*

 

 Enver Hoca, Artvin’de dünyaya gelmişti. Almanya’da ayrıldı dünyadan! Doğduğu toparaklara „Elveda!“ bile diyemeden, ömrüne doyadan, özlediği günleri göremeden sessizce yumdu gözlerini çok sevdiği hayata!

Ey Anadolu! Seni çok seven bir evladın  geldi geçti bu dünyadan! Haberin oldu mu?

 

*

Dün baş sağlına gittim.

Enver Hoca’nın evi dostlarıyla doluydu.

Kemal Uzun, Hacı Mehmet, Azim Yalçın, Adnan... Enver Hoca’yı son yolculuğuna uğurlamanın hazırlığını yapıyorlardı.

Gelen, geleneydi...

Kadınlı, erkekli, uzaktan yakından gözü yaşlı insanlar ailenin acılarını paylaşmaya geliyordu.

Kemal Uzun’dan dinledim Türkiye’ye ilk gidişinin acı hikayesini.

Boğazına kaynar su döken işkencecinin, „Beni tanıdın mı?“ sorusu deli divane etti beni.

Ah bu alınmayan ah’lar!

Ah bu çaresizliğin kahredici hüznü!

Dışarı çıktım.

İçimden bir isyan ateşi patladı. Gözyaşlarım dinlemiyordu beni!

Koskoca Köln şehrinde o an yapayalnızdım.

Bir an, birinin koluma girdiğini hissettim.

Enver Hoca’ydı! Sanki TÜDAY toplantısından ayrılmıştık!

„Gel! Şöyle Ren kıyısına doğru yürüyelim!“ dedi.

Yürüdük Ren’e kadar!

„Umudunu kesme yurdundan!“ dedi o gür sesiyle.

Ren nehri akıyordu okyanuslara doğru.

Enver Hoca bir vardı, bir yok oldu!

Toprağın bol olsun sevgili arkadaşım!

„Bilmeyenler ne bilsin bizi

Bilenlere selam olsun!“

 

Bochum, 1 Nisan 2007

 

 

 

Boşuna Değil

 

Boşuna değil hiçbir şey,

Boşa gitmedi yürünen yol,

                     işlenen nakış,

                     ekilen tohum.

Boşa gitmedi

Ölümden genç bir gülücükle gizlenerek

Sokaklara yazdığımız nehir şarkıları.

Çekilen acı,

                 dökülen ter

ve zeytin dallarına asılı kalan şafak

                                    boşa gitmedi.

 

Çöl yeşeriyordu

Kabaran okyanusun selinde.

Sevda beyaz bir sayfaydı

Rüzgarlarla yazılan.

 

Değil, boşuna değil ağaran gece;

Çakılan kıvılcım boşuna değil.

Ters aktı belki

Yatak değiştirirken nehir.

 

Gün dönümüydü,

Yer yerinden oynamıştı.

Bir avuç bahar tohumuydu

Değişen zamanın gözüne attığım.

 

Boşa gitmedi hiçbir şey.

Boşa gitmedi karanlığa isyanım!

 

Kemal Yalçın

 

 

 

-->

Dünya bizim vatanımız

Konuk Defteri

books 925891 1920
Kitaplarım, şiirlerim, edebiyat çalışmalarım hakkında okuyucularımdan, arkadaşlarımdan çeşitli mektuplar, yazılar alıyorum. Bunlardan bazılarını, uygun gördüklerimi burada yayınlıyorum. [Devam]

Eğitim

bookshelf 413705 1920
İlkokuldan sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na ve daha sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gittim. Toplam 10 yıl yatılı öğrenci olarak okudum. [Devam oku]

Sipariş

gifts 570821 1920
Bu web sitesinde tanıtılan kitapların tümü buradan sipariş edilebilir. İyi okumalar. [Devam]