Benim Almanyam

 

Tarihi göçlerle, türküleri hasretlerle dolu bir halkın evlatlarıyız. Diyardan diyara göçmüşüz, her vardığımız yer, yeni bir göçün başlangıcı olmuş. Yabanı, yurt yapmışız kendimize.

1200 yıllık bir zaman diliminde Uzak Asya’dan Anadolu’ya; oradan da dilini bilmediğimiz, dinini küçümsediğimiz, kültürünü tanımadığımız Avrupa’nın gelişmiş ülkelerine, Almanya’nın sanayi merkezlerine gelmişiz.

Kimimiz karasabanı, kimimiz tezgahını, tarlasını, kimimiz karatahtayı, tebeşiri bırakıp gelmişti Almanya’ya. Birkaç yıl çalışıp, üç beş kuruş biriktirip dönmekti niyetimiz.

Niyetlerimizi, düşüncelerimizi gerçekleştirmek için çabalarken, içinde yaşadığımız düzenin şartları hayatımızın akışını değiştirdi. Türkiye’deki hesaplarımız Almanya’ya uymadı. Aynı şekilde Almanya’nın başlangıçtaki hesapları da değişen zamanın koşullarına uymadı.

Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Batı Avrupa ülkeleri içinde en çok yabancı işçi alan ülke oldu. Bu göç süreci, iki kutuplu bir dünyada, bölünmüş bir Almanya’da, sert soğuk savaş koşullarında meydana geldi. Türkiye ve Almanya’nın  NATO üyesi olmaları, NATO’nun işleyiş ve örgütlenme yapısı, ülkeler arasındaki gizli anlaşmalar göç sürecinin görünmeyen, ama etkili olan arka planını oluşturdu.

NATO’nun yanında 1959’da başlayan Avrupa Birliği (AB) süreci yaşadığımız uzun göç sürecini çok yönlü olarak etkiledi. Türkiye’de 1960 sonrası meydana gelen siyasal, ekonomik gelişmelerin de Almanya’daki hayatımız üzerinde büyük etkisi oldu.

Elli yıla yaklaşan bir dönemde anayurdumuzda üç askeri darbe, iki askeri muhtıra olayı meydana geldi. 1960, 1971, 1980 askeri darbeleri ve bu darbeler sonrası siyasal gelişmeler Türkiye’den Almanya’ya ilticacı akınını, siyasal göç hareketini artırdı. Bu darbeler Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerin siyasal, kültürel, sosyal ve dinsel hayatını doğrudan etkiledi. Uyum ve kaynaşma sürecini zorlaştırdı. Askeri cunta rejimleri, hem Türkiye’deki, hem de Almanyadaki Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları arasındaki demokratik bilinçlenmeyi, özgür kültürel gelişmeyi, aydınlanmayı çeşitli korkutma ve baskı yöntemleriyle önlemeye çalıştı.

Özellikle 12 Eylül 1980 cuntası, dünyadaki uygulamalara paralel olarak, yurtiçinde ve dışında “Komünizme ve sol hareketlere karşı dini ve kökten dinci örgütleri destekledi. Vatandaşların dinsel duygularını kendi çıkarlarına kullandı. Hem aşırı milliyetçiliği, hem siyasal İslamı her yoldan körükleyerek, Türkiyeli göçmenlerin Alman toplumuyla sağlıklı uyumunu ve kaynaşmasını zorlaştırdı.

Göçmenlerin içinde yaşadıkları toplumla demokratik uyumunu bir yandan Alman ırkçıları, neo-naziler ve gerici partileri; diğer yandan da göçmenlerin içindeki ve geldikleri ülkedeki ırkçılar, gericiler, kökten dinciler elbirliği içinde engellemeye çalıştılar ve hâlâ çalışıyorlar.

1989 sonrası, duvarların yıkılması, Doğu Avrupa rejimlerinin çökmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılması  ve işsizliğin artması hem bu ülkelerdeki, hem de Almanya’daki ırkçılığı, milliyetçiliği ve yabancı düşmanlığını körükledi.

 “Almanya Almanlarındır, yabancılar dışarı!” sloganıyla ifade edilen, “Tek millet, tek ırk, tek dil, tek kültür! Almanya’nın çıkarları sözkonusu olduğunda gerisi teferruattır!” diye özetlenen faşist ideoloji birçok göçmenin saldırıya uğramasına; 1993’de Solingen’de Genç ailesinin evinin kundaklanması ve beş Türkün diri diri yakılmasına neden oldu.

 

Göç sürecinde farklı güçler, farklı örgütler

 

Göç süreci, Türkiyeliler arasındaki çok farklı eğilimleri, görüşleri, siyasal ve dinci hareketleri, hayat tarzlarını meydana çıkardı. Türkiye’deki toplumsal ve siyasal gelişmeler anında, farklı boyutlarda Almanya’ya yansıyordu.

Siyasal partiler, örgütler, tarikatlar, sermaye grupları Almanya’yı para kaynağı, rahat örgütlenme alanı olarak gördüler. Almanya’ya yerleştikçe, kök saldıkça bu örgütlenmelerin boyutları daha da büyüdü. Milliyetçi ve dinsel örgütlenmelerle içiçe gelişen “Yeşil sermaye” grupları binlerce işçiyi dolandırdı.

Çeşitli sol parti ve örgütler de Almanya’yı, Türkiye’deki mücadelenin arka bahçesi olarak görmüşlerdi. Bu örgütlerin uzantısı olarak kurulan bazı dernekler, federasyonlar göçmen işçilerin Almanya’daki sorunlarından çok, Türkiye’deki işçilerin sorunlarını birincil amaç olarak görüyorlardı. Mücadele biçimleri ve hayat tarzları Almanya’dan Türkiye’yi kurtarmaya yönelikti. Özellikle 12 Eylül 1980 sonrası Almanya’ya gelen binlerce siyasal mülteci hem buradaki siyasal mücadeleyi keskinleştirdiler, hem de zamanlarını ve enerjilerini Türkiye’yi kurtarmaya harcadılar. Bu anlayışlar hayatın gerçekliğine uymadı. Dünyadaki büyük siyasal değişimler, duvarların yıkılması, Sovyetler Birliği’nin dağılması sol hareketlerin gücünü, mücadele azmini zayıflattı.

 

Göç süreci ve Almanya’da Türk edebiyatı

 

Göç sürecinin kendi içinde geçirdiği değişimler, edebiyata, sanata da yansıdı. 1960-1980 döneminde Türkiyeli göçmenlerin ana eğilimi, geri dönüşe göre biçimlenmişti. Almanya, gelecekteki güzel günleri hazırlamak için katlanılan bir “acı vatan”dı, gurbetti, yabaneldi. Almanya, “köprüden geçinceye kadar ayıya dayı denilecek” yerdi. Kimilerine göre, Almanya, “dinine lanet, parası iyi olan bir devlet” idi. “Üç beş kuruş biriktirip geri dönüleceği için” Almanların diliyle, kültürüyle, sanatıyla, edebiyatıyla uğraşmaya değmezdi!

Bütün bu anlayışlar, gurbetin zorlukları, dilsizlik, önyagılar türkülere, şarkılara, filmlere yansıdı. Almanya’daki Türk edebiyatı acıları, uyum zorluklarını, gurbetin dertlerini, ayrılıkları, hasretleri, yıkılan yuvaları, yanan yürekleri, işyerlerindeki haksızlıkları, eğitim sorunlarını işledi; sosyolojik bir işlev de gördü. Bu nedenlerle, 1980’ler öncesindeki edebiyata “acı vatan edebiyatı” dönemi diyebiliriz.

Bu dönemde Türkiye’den bazı yazarlar Almanya’ya geliyor, birkaç ay kadar gözlem yapıyor, sonra bunları yazıya döküyordu. Bu yazarlar kalıcı olmadıklarından, gerçek hayatı tanıyamadıklarından bazı abartmarlarda, öznel değerlendirmelerde de bulunuyorlardı.

Göçmenlikten yerleşik hayata geçiş süreci, 1974 sonrası başladı. 1980 sonrası ise Almanya’ya yerleşme, genel bir eğilim halini aldı. 1990 sonrasında bir yandan artan yabancı düşmanlığıyla uğraşırken, bir yandan da işsizlik, eğitim sorunları, Alman toplumunun her alanında kök salma çabaları önem kazandı. Almanya “ikinci vatan”, “yeni vatan”; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da “Avrupalı Türkler”, “Türkiye kökenli Alman vatandaşları” haline dönüşüyordu.

Bu dönemde edebiyatın konuları, işlevi değişmeye başladı. Dönüş düşlerinin yerini kökleşme, yerleşme, uyum, kaynaşma; Alman ve Türk toplumunu eleştirme, önyargıları yıkma, Almanya’da insan olma, Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkiler, iki kültür arasındaki çatışmalar edebiyatın esas konuları haline geldi.

Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Habib Bektaş, Gültekin Emre, Yüksel Pazarkaya gibi yazarlar Almanya’ya yerleşmişlerdi. Bu yerleşik hayat şartlarında Türkçe olarak çok sayıda roman, öykü, şiir yazdılar.

Türkçe yazan yazarlar, şairler yanında, Almanca yazan Türkiye kökenli yazarlar çoğalmaya başladı. 1990 öncesinde yazı dili Türkçe olan yazarlar ağırlıktaydı. Günümüzde ise artık, Almanca yazan Türk yazarları artıyor. Alman edebiyat çevrelerinde Almanya’da doğup büyüyen, eğitimini Almanya’da tamamlayan, Alman kültür dünyası içinde yetişen, iki dilli, iki kültürlü yazarların, sanatçıların sayısı artıyor.

Almanya’daki Türk edebiyatı, konuları, işlevi, dili, uslübu, olanakları, estetik ölçüleri bakımından Türkiye’deki edebiyattan kopuyor, uzaklaşıyor; giderek kendine, esas yaşama alanına dönüyor.

Emine Sevgi Özdamar, Osman Engin gibi yazarlar artık Alman edebiyatının bir zenginliği olarak kabul ediliyor. Fatih Akın gibi genç sanatçılar iki kültür dünyasının olanaklarıyla Alman sinemasına yeni açılımlar getiriyor. Önümüzdeki yıllarda Almanca yazan Türk yazar ve sanatçılarının artacağını düşünmek insana mutluluk veriyor.

Bu sürecin olumsuz bir yönü, Türkçenin Almanya’da giderek solması, bir kültür ve yazı dili olmaktan uzaklaşarak, günlük anlaşma dili düzeyine doğru gerilemesidir.

 

Denizde bir damla

 

Ben de göç  sürecinde yer alan milyonlardan biriyim.

Yapımında bazı Alman mimarların da emeği geçmiş köy enstitülerinin  devam olan Ispata Öğretmen Okulunda okumuştum. Yüksek öğrenimimi, Alman bilim adamlarının kurduğu İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştım. Hocalarımız, Almanya’da felsefe eğitimi görmüş, Alman felsefe ekolünden insanlardı. Bitirme tezimi Alman filozofu Leibniz’in Monadoloji görüşü üzerine yapmıştım.

26 yıl önce, Almanya’ya siyasal mülteci olarak gelmek zorunda kaldım. Almanya, hayatımın en en zor döneminde bana kucak açtı, yaşama ve çalışma olanağı verdi. Alman halkına minnettarım. Hayatımın en verimli yılları Almanya’da geçti.

Ben de buraya birkaç yıl kalmak, sonra ülkeme dönmek için gelmiştim. Gelmesi gibi, dönmesi de zor oluyormuş! Dönemedim! Türkiye’yi hâlâ inadına seviyorum. Hâlâ doğduğum, varololduğum yurdumu özlüyorum.

Dört yıl kadar Bremen’de, Mercedes fabrikasında geceleri temizlik işinde çalıştım. Mercedes 190 model arabaların üretildiği akarbandları ve boyama bölümündeki fırınları temizlemiştik. O yıllardan beri ne zaman bir Mercedes 190 modeli görsem, sanki benim elimden çıkmış gibi okşayasım gelir.

Bonn ovasında vişne, elma, armut, çilek ve çiçek tarlarında çalıştım. Mannheim ovasında fasulye topladım. Reinbach dağlarına çam diktim. Emeğim, Almanya toprağında da çiçeklendi.

20 yıldan beri Türkçe anadili öğretmenliği yapıyorum. Türkçe benim yazı dilimdir. Anadilimi seviyorum. Bütün kitaplarımı Almanya’da yazdım ve yayınladım. Almanya’da kendimi güvende ve huzur içinde hissediyorum. Almanya bana özgürce yazma ve yaratma olanağı sağladı.

Buraya ilk geldiğim yıllarda sadece Türkiye’yi, köyümü, bağımı bahçemi özlerdim. Artık Türkiye’ye gidince Almanya’yı, Almanya’daki işimi, evimi, arkadaşlarımı; Almanya’daki düzeni arıyorum ve özlüyorum.

İlk geldiğim yıllarda, Almanya başkalarının Almanyasıydı. Zamanla Almanya’nın bir vatandaşı, bir parçası haline geldim. Ben Almanlaştım, Almanya benleşti. 

Eskiden sadece Türkiye’nin kalkınmasını, gelişmesini isterdim; tek düşüncem Türkiye’nin toplumsal ilerlemesiydi. Şimdi ise, hem Almanya’nın, hem de Türkiye’nin başarılarından sevinç, olumsuz gelişmelerinden üzüntü duyuyorum. Yirmi yıldan beri Eğitim ve Bilim Sendikası’nın (GEW) üyesiyim. Siyasal mücadelemi burada veriyorum.

Türk olduğum için, çalışma hayatımda çeşitli ayrımcı, horlayıcı, dıştalayıcı tutumlarla karşılaştım. İki sefer Alman nazi gruplarının saldırısına uğradım. Solingen’de Genç ailesinin evi kundaklandığını haber alır almaz koşup gitmiştim. Yangın henüz sönmüştü, dumanlar tütüyordu. Hayatımda ilk kez yanık insan kokusunu orada duydum! Okula vardığımda beni Alman öğretmen arkadaşlarım teselli etti.

Atom füzelerinin Almanya’ya yerleştirilmesine karşı Bonn’da yapılan milyonluk barış gösterisinde ben de vardım. Barışsever Alman kardeşlerimle kol kola yürüdük. Bremen’de “Ein Mensch, eine Stimme” girişimi içinde, Alman arkadaşlarımla birlikte yabancılara seçim hakkı için mücadele ettik.

12 Eylül 1980 sonrası Türkiye’deki demokratik gelişmeleri desteklemek için Alman dostlar dayanışmada bulundular. Desteklerini esirgemediler. Dost karagünde belli olurmuş. Ben karagünlerimde birçok Alman dostumu yanımda buldum. Sesimi kardeşlerimin duymadığı, duyamadığı zor zamanlarımda, Alman kardeşlerim duydu. Bana güç verdiler, umut verdiler. Acılarımı paylaşarak azalttılar. Bu insanlara çok teşekkür ederim.

Toprak damar damar, insan çeşit çeşit! Faşist, ırkçı Almanlara bakıp, tüm Almanlar kötülenemez. Aynı şekilde Alman kardeşlerimiz de, Almanya’daki ırkçı, kökten dinci, saldırgan, içi kin dolu bazı Türklere bakıp tüm Türklere kötü gözle bakmasınlar.

Alman halkı Hitleri de yaratmıştır; Kant’ı, Hegel’i, Marx’ı, Engels’i, Beethoven’leri, Einstein’leri de yaratmıştır. Türk halkı da Hızır Paşa’ları, Evren  Paşa’ları da yaratmıştır; Yunus Emre’leri, Şeyh Bedreddin’leri, Pir Sultanları, Nazım Hikmet’leri de yaratmıştır. Birbirimizin olumlu ve olumsuz değerlerini önyagısız olarak inceleyip öğrenmeliyiz.

Anadolu kültür dünyası Alman kültür dünyası için bir zenginliktir. Aynı şekilde, Alman ve Avrupa kültür dünyası da Türkiye için bir büyük bir zenginliktir. Türkiyeli göçmenler bu iki kültür dünyası ve iki toplum arasında sağlam bir köprü oluşturabilirler. Deneyim, bilgi, görgülerini Türkiye’ye aktarabilirler. Her yıl Türkiye’ye izine giden binlerce insan sadece euro değil, Almanya ve Avrupa’nın ilerici değerlerini, demokratik alışkanlıklarını da beraberinde götürüyor.

İkinci Dünya Savaşı’nı kaybeden, yakılıp yıkılan, kayıtsız şartsız teslim olan Almanya’nın yeniden kalkınmasında göçmen işçilerin büyük katkıları vardır. Bu nedenle Almanya sadece Almanların değildir! Almanya artık bizim de Almanyamızdır! Almanya göçmeniyle, yerlisiyle hepimizindir. “Almanya, Almanlarındır!” diyerek ayrımcılık yapılamaz.

Almanya’nın dertleri benim de dertlerimdir. Almanların acıları benim de acılarımdır. Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü almasına da, Alman bilim insanlarının Nobel Bilim Ödülü almasına da sanki kendim almışcasına seviniyorum.

Eleştirilerimi, kendimi Alman toplumun bir parçası olarak gördüğümden yapıyorum. Eleştirilerim daha huzurlu, daha sağlıklı bir kaynaşma ve kardeşlik sağlamak içindir.

Benim dünyam Almanya’da renklendi ve genişledi. Alman dostlarımdan beni olduğum gibi kabul etmelerini, beni kendilerine benzetmeye çalışmamalarını istiyorum. Tek meyveyle bahçe olmaz! Ben Almanya bahçesinde kendi rengimde, kendi varlığımla yer almak istiyorum. Almanya işte o zaman benim Almanyam olacaktır.

 

Bochum, 11 Ocak 2008                                                 Kemal Yalçın

 

Yeni Kitap

SüryanilerVeSEYFO kitap kapaklari
Bu kitabımda, dünden bugüne Süryanilerin tarihini, 1915’te SEYFO olarak adlandırılan soykırım sırasında Süryanilerin başlarına gelenleri... [Devam]

Özyaşam

kemalyalcin1
Kemal Yalçın, 05.09.1952 günü Denizli'nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Çapa...[Devam oku]

 

Kitaplar

books 1149959 1920
İlk şiirimi 1964 yılında, Isparta Gönen Öğretmen Okulu birinci sınıf öğrencisi iken yazmıştım. Düzenli yazmaya 1973’de başladım. [Devam oku]

Şiirler

young girl 1149701 1920
Yazarlık hayatıma şiirle başladım. En zor günlerimde, en yalnız anlarımda, en duygusal hallerimde şiir benim elimden tuttu. [Devam oku]

Yazılar

book 1091627 1920
Şiir, öykü ve romanın dışında, düşünce ve görüşlerimi deneme, makale, gazete yazısı biçimlerinde dile getiriyorum. [Devam oku]

Yazarlar

fgd
Bu dünya gelimli gidimli bir dünya. Sevgili dostlarımı, değerli yazar arkadaşlarımı birer birer sonsuzluğa uğurladık. Onları bu sayfada... [Devam oku]

 

Tarihi göçlerle, türküleri hasretlerle dolu bir halkın evlatlarıyız. Diyardan diyara göçmüşüz, her vardığımız yer, yeni bir göçün başlangıcı olmuş. Yabanı, yurt yapmışız kendimize.

1200 yıllık bir zaman diliminde Uzak Asya’dan Anadolu’ya; oradan da dilini bilmediğimiz, dinini küçümsediğimiz, kültürünü tanımadığımız Avrupa’nın gelişmiş ülkelerine, Almanya’nın sanayi merkezlerine gelmişiz.

Kimimiz karasabanı, kimimiz tezgahını, tarlasını, kimimiz karatahtayı, tebeşiri bırakıp gelmişti Almanya’ya. Birkaç yıl çalışıp, üç beş kuruş biriktirip dönmekti niyetimiz.

Niyetlerimizi, düşüncelerimizi gerçekleştirmek için çabalarken, içinde yaşadığımız düzenin şartları hayatımızın akışını değiştirdi. Türkiye’deki hesaplarımız Almanya’ya uymadı. Aynı şekilde Almanya’nın başlangıçtaki hesapları da değişen zamanın koşullarına uymadı.

Almanya, İkinci Dünya Savaşı sonrası dönemde, Batı Avrupa ülkeleri içinde en çok yabancı işçi alan ülke oldu. Bu göç süreci, iki kutuplu bir dünyada, bölünmüş bir Almanya’da, sert soğuk savaş koşullarında meydana geldi. Türkiye ve Almanya’nın  NATO üyesi olmaları, NATO’nun işleyiş ve örgütlenme yapısı, ülkeler arasındaki gizli anlaşmalar göç sürecinin görünmeyen, ama etkili olan arka planını oluşturdu.

NATO’nun yanında 1959’da başlayan Avrupa Birliği (AB) süreci yaşadığımız uzun göç sürecini çok yönlü olarak etkiledi. Türkiye’de 1960 sonrası meydana gelen siyasal, ekonomik gelişmelerin de Almanya’daki hayatımız üzerinde büyük etkisi oldu.

Elli yıla yaklaşan bir dönemde anayurdumuzda üç askeri darbe, iki askeri muhtıra olayı meydana geldi. 1960, 1971, 1980 askeri darbeleri ve bu darbeler sonrası siyasal gelişmeler Türkiye’den Almanya’ya ilticacı akınını, siyasal göç hareketini artırdı. Bu darbeler Almanya’da yaşayan Türkiyeli göçmenlerin siyasal, kültürel, sosyal ve dinsel hayatını doğrudan etkiledi. Uyum ve kaynaşma sürecini zorlaştırdı. Askeri cunta rejimleri, hem Türkiye’deki, hem de Almanyadaki Türkiye Cumhuriyeti Vatandaşları arasındaki demokratik bilinçlenmeyi, özgür kültürel gelişmeyi, aydınlanmayı çeşitli korkutma ve baskı yöntemleriyle önlemeye çalıştı.

Özellikle 12 Eylül 1980 cuntası, dünyadaki uygulamalara paralel olarak, yurtiçinde ve dışında “Komünizme ve sol hareketlere karşı dini ve kökten dinci örgütleri destekledi. Vatandaşların dinsel duygularını kendi çıkarlarına kullandı. Hem aşırı milliyetçiliği, hem siyasal İslamı her yoldan körükleyerek, Türkiyeli göçmenlerin Alman toplumuyla sağlıklı uyumunu ve kaynaşmasını zorlaştırdı.

Göçmenlerin içinde yaşadıkları toplumla demokratik uyumunu bir yandan Alman ırkçıları, neo-naziler ve gerici partileri; diğer yandan da göçmenlerin içindeki ve geldikleri ülkedeki ırkçılar, gericiler, kökten dinciler elbirliği içinde engellemeye çalıştılar ve hâlâ çalışıyorlar.

1989 sonrası, duvarların yıkılması, Doğu Avrupa rejimlerinin çökmesi, Sovyetler Birliği’nin dağılması  ve işsizliğin artması hem bu ülkelerdeki, hem de Almanya’daki ırkçılığı, milliyetçiliği ve yabancı düşmanlığını körükledi.

 “Almanya Almanlarındır, yabancılar dışarı!” sloganıyla ifade edilen, “Tek millet, tek ırk, tek dil, tek kültür! Almanya’nın çıkarları sözkonusu olduğunda gerisi teferruattır!” diye özetlenen faşist ideoloji birçok göçmenin saldırıya uğramasına; 1993’de Solingen’de Genç ailesinin evinin kundaklanması ve beş Türkün diri diri yakılmasına neden oldu.

 

Göç sürecinde farklı güçler, farklı örgütler

 

Göç süreci, Türkiyeliler arasındaki çok farklı eğilimleri, görüşleri, siyasal ve dinci hareketleri, hayat tarzlarını meydana çıkardı. Türkiye’deki toplumsal ve siyasal gelişmeler anında, farklı boyutlarda Almanya’ya yansıyordu.

Siyasal partiler, örgütler, tarikatlar, sermaye grupları Almanya’yı para kaynağı, rahat örgütlenme alanı olarak gördüler. Almanya’ya yerleştikçe, kök saldıkça bu örgütlenmelerin boyutları daha da büyüdü. Milliyetçi ve dinsel örgütlenmelerle içiçe gelişen “Yeşil sermaye” grupları binlerce işçiyi dolandırdı.

Çeşitli sol parti ve örgütler de Almanya’yı, Türkiye’deki mücadelenin arka bahçesi olarak görmüşlerdi. Bu örgütlerin uzantısı olarak kurulan bazı dernekler, federasyonlar göçmen işçilerin Almanya’daki sorunlarından çok, Türkiye’deki işçilerin sorunlarını birincil amaç olarak görüyorlardı. Mücadele biçimleri ve hayat tarzları Almanya’dan Türkiye’yi kurtarmaya yönelikti. Özellikle 12 Eylül 1980 sonrası Almanya’ya gelen binlerce siyasal mülteci hem buradaki siyasal mücadeleyi keskinleştirdiler, hem de zamanlarını ve enerjilerini Türkiye’yi kurtarmaya harcadılar. Bu anlayışlar hayatın gerçekliğine uymadı. Dünyadaki büyük siyasal değişimler, duvarların yıkılması, Sovyetler Birliği’nin dağılması sol hareketlerin gücünü, mücadele azmini zayıflattı.

 

Göç süreci ve Almanya’da Türk edebiyatı

 

Göç sürecinin kendi içinde geçirdiği değişimler, edebiyata, sanata da yansıdı. 1960-1980 döneminde Türkiyeli göçmenlerin ana eğilimi, geri dönüşe göre biçimlenmişti. Almanya, gelecekteki güzel günleri hazırlamak için katlanılan bir “acı vatan”dı, gurbetti, yabaneldi. Almanya, “köprüden geçinceye kadar ayıya dayı denilecek” yerdi. Kimilerine göre, Almanya, “dinine lanet, parası iyi olan bir devlet” idi. “Üç beş kuruş biriktirip geri dönüleceği için” Almanların diliyle, kültürüyle, sanatıyla, edebiyatıyla uğraşmaya değmezdi!

Bütün bu anlayışlar, gurbetin zorlukları, dilsizlik, önyagılar türkülere, şarkılara, filmlere yansıdı. Almanya’daki Türk edebiyatı acıları, uyum zorluklarını, gurbetin dertlerini, ayrılıkları, hasretleri, yıkılan yuvaları, yanan yürekleri, işyerlerindeki haksızlıkları, eğitim sorunlarını işledi; sosyolojik bir işlev de gördü. Bu nedenlerle, 1980’ler öncesindeki edebiyata “acı vatan edebiyatı” dönemi diyebiliriz.

Bu dönemde Türkiye’den bazı yazarlar Almanya’ya geliyor, birkaç ay kadar gözlem yapıyor, sonra bunları yazıya döküyordu. Bu yazarlar kalıcı olmadıklarından, gerçek hayatı tanıyamadıklarından bazı abartmarlarda, öznel değerlendirmelerde de bulunuyorlardı.

Göçmenlikten yerleşik hayata geçiş süreci, 1974 sonrası başladı. 1980 sonrası ise Almanya’ya yerleşme, genel bir eğilim halini aldı. 1990 sonrasında bir yandan artan yabancı düşmanlığıyla uğraşırken, bir yandan da işsizlik, eğitim sorunları, Alman toplumunun her alanında kök salma çabaları önem kazandı. Almanya “ikinci vatan”, “yeni vatan”; Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları da “Avrupalı Türkler”, “Türkiye kökenli Alman vatandaşları” haline dönüşüyordu.

Bu dönemde edebiyatın konuları, işlevi değişmeye başladı. Dönüş düşlerinin yerini kökleşme, yerleşme, uyum, kaynaşma; Alman ve Türk toplumunu eleştirme, önyargıları yıkma, Almanya’da insan olma, Almanya ile Türkiye arasındaki ilişkiler, iki kültür arasındaki çatışmalar edebiyatın esas konuları haline geldi.

Fakir Baykurt, Dursun Akçam, Habib Bektaş, Gültekin Emre, Yüksel Pazarkaya gibi yazarlar Almanya’ya yerleşmişlerdi. Bu yerleşik hayat şartlarında Türkçe olarak çok sayıda roman, öykü, şiir yazdılar.

Türkçe yazan yazarlar, şairler yanında, Almanca yazan Türkiye kökenli yazarlar çoğalmaya başladı. 1990 öncesinde yazı dili Türkçe olan yazarlar ağırlıktaydı. Günümüzde ise artık, Almanca yazan Türk yazarları artıyor. Alman edebiyat çevrelerinde Almanya’da doğup büyüyen, eğitimini Almanya’da tamamlayan, Alman kültür dünyası içinde yetişen, iki dilli, iki kültürlü yazarların, sanatçıların sayısı artıyor.

Almanya’daki Türk edebiyatı, konuları, işlevi, dili, uslübu, olanakları, estetik ölçüleri bakımından Türkiye’deki edebiyattan kopuyor, uzaklaşıyor; giderek kendine, esas yaşama alanına dönüyor.

Emine Sevgi Özdamar, Osman Engin gibi yazarlar artık Alman edebiyatının bir zenginliği olarak kabul ediliyor. Fatih Akın gibi genç sanatçılar iki kültür dünyasının olanaklarıyla Alman sinemasına yeni açılımlar getiriyor. Önümüzdeki yıllarda Almanca yazan Türk yazar ve sanatçılarının artacağını düşünmek insana mutluluk veriyor.

Bu sürecin olumsuz bir yönü, Türkçenin Almanya’da giderek solması, bir kültür ve yazı dili olmaktan uzaklaşarak, günlük anlaşma dili düzeyine doğru gerilemesidir.

 

Denizde bir damla

 

Ben de göç  sürecinde yer alan milyonlardan biriyim.

Yapımında bazı Alman mimarların da emeği geçmiş köy enstitülerinin  devam olan Ispata Öğretmen Okulunda okumuştum. Yüksek öğrenimimi, Alman bilim adamlarının kurduğu İstanbul Üniversitesi Felsefe Bölümü’nde tamamlamıştım. Hocalarımız, Almanya’da felsefe eğitimi görmüş, Alman felsefe ekolünden insanlardı. Bitirme tezimi Alman filozofu Leibniz’in Monadoloji görüşü üzerine yapmıştım.

26 yıl önce, Almanya’ya siyasal mülteci olarak gelmek zorunda kaldım. Almanya, hayatımın en en zor döneminde bana kucak açtı, yaşama ve çalışma olanağı verdi. Alman halkına minnettarım. Hayatımın en verimli yılları Almanya’da geçti.

Ben de buraya birkaç yıl kalmak, sonra ülkeme dönmek için gelmiştim. Gelmesi gibi, dönmesi de zor oluyormuş! Dönemedim! Türkiye’yi hâlâ inadına seviyorum. Hâlâ doğduğum, varololduğum yurdumu özlüyorum.

Dört yıl kadar Bremen’de, Mercedes fabrikasında geceleri temizlik işinde çalıştım. Mercedes 190 model arabaların üretildiği akarbandları ve boyama bölümündeki fırınları temizlemiştik. O yıllardan beri ne zaman bir Mercedes 190 modeli görsem, sanki benim elimden çıkmış gibi okşayasım gelir.

Bonn ovasında vişne, elma, armut, çilek ve çiçek tarlarında çalıştım. Mannheim ovasında fasulye topladım. Reinbach dağlarına çam diktim. Emeğim, Almanya toprağında da çiçeklendi.

20 yıldan beri Türkçe anadili öğretmenliği yapıyorum. Türkçe benim yazı dilimdir. Anadilimi seviyorum. Bütün kitaplarımı Almanya’da yazdım ve yayınladım. Almanya’da kendimi güvende ve huzur içinde hissediyorum. Almanya bana özgürce yazma ve yaratma olanağı sağladı.

Buraya ilk geldiğim yıllarda sadece Türkiye’yi, köyümü, bağımı bahçemi özlerdim. Artık Türkiye’ye gidince Almanya’yı, Almanya’daki işimi, evimi, arkadaşlarımı; Almanya’daki düzeni arıyorum ve özlüyorum.

İlk geldiğim yıllarda, Almanya başkalarının Almanyasıydı. Zamanla Almanya’nın bir vatandaşı, bir parçası haline geldim. Ben Almanlaştım, Almanya benleşti. 

Eskiden sadece Türkiye’nin kalkınmasını, gelişmesini isterdim; tek düşüncem Türkiye’nin toplumsal ilerlemesiydi. Şimdi ise, hem Almanya’nın, hem de Türkiye’nin başarılarından sevinç, olumsuz gelişmelerinden üzüntü duyuyorum. Yirmi yıldan beri Eğitim ve Bilim Sendikası’nın (GEW) üyesiyim. Siyasal mücadelemi burada veriyorum.

Türk olduğum için, çalışma hayatımda çeşitli ayrımcı, horlayıcı, dıştalayıcı tutumlarla karşılaştım. İki sefer Alman nazi gruplarının saldırısına uğradım. Solingen’de Genç ailesinin evi kundaklandığını haber alır almaz koşup gitmiştim. Yangın henüz sönmüştü, dumanlar tütüyordu. Hayatımda ilk kez yanık insan kokusunu orada duydum! Okula vardığımda beni Alman öğretmen arkadaşlarım teselli etti.

Atom füzelerinin Almanya’ya yerleştirilmesine karşı Bonn’da yapılan milyonluk barış gösterisinde ben de vardım. Barışsever Alman kardeşlerimle kol kola yürüdük. Bremen’de “Ein Mensch, eine Stimme” girişimi içinde, Alman arkadaşlarımla birlikte yabancılara seçim hakkı için mücadele ettik.

12 Eylül 1980 sonrası Türkiye’deki demokratik gelişmeleri desteklemek için Alman dostlar dayanışmada bulundular. Desteklerini esirgemediler. Dost karagünde belli olurmuş. Ben karagünlerimde birçok Alman dostumu yanımda buldum. Sesimi kardeşlerimin duymadığı, duyamadığı zor zamanlarımda, Alman kardeşlerim duydu. Bana güç verdiler, umut verdiler. Acılarımı paylaşarak azalttılar. Bu insanlara çok teşekkür ederim.

Toprak damar damar, insan çeşit çeşit! Faşist, ırkçı Almanlara bakıp, tüm Almanlar kötülenemez. Aynı şekilde Alman kardeşlerimiz de, Almanya’daki ırkçı, kökten dinci, saldırgan, içi kin dolu bazı Türklere bakıp tüm Türklere kötü gözle bakmasınlar.

Alman halkı Hitleri de yaratmıştır; Kant’ı, Hegel’i, Marx’ı, Engels’i, Beethoven’leri, Einstein’leri de yaratmıştır. Türk halkı da Hızır Paşa’ları, Evren  Paşa’ları da yaratmıştır; Yunus Emre’leri, Şeyh Bedreddin’leri, Pir Sultanları, Nazım Hikmet’leri de yaratmıştır. Birbirimizin olumlu ve olumsuz değerlerini önyagısız olarak inceleyip öğrenmeliyiz.

Anadolu kültür dünyası Alman kültür dünyası için bir zenginliktir. Aynı şekilde, Alman ve Avrupa kültür dünyası da Türkiye için bir büyük bir zenginliktir. Türkiyeli göçmenler bu iki kültür dünyası ve iki toplum arasında sağlam bir köprü oluşturabilirler. Deneyim, bilgi, görgülerini Türkiye’ye aktarabilirler. Her yıl Türkiye’ye izine giden binlerce insan sadece euro değil, Almanya ve Avrupa’nın ilerici değerlerini, demokratik alışkanlıklarını da beraberinde götürüyor.

İkinci Dünya Savaşı’nı kaybeden, yakılıp yıkılan, kayıtsız şartsız teslim olan Almanya’nın yeniden kalkınmasında göçmen işçilerin büyük katkıları vardır. Bu nedenle Almanya sadece Almanların değildir! Almanya artık bizim de Almanyamızdır! Almanya göçmeniyle, yerlisiyle hepimizindir. “Almanya, Almanlarındır!” diyerek ayrımcılık yapılamaz.

Almanya’nın dertleri benim de dertlerimdir. Almanların acıları benim de acılarımdır. Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü almasına da, Alman bilim insanlarının Nobel Bilim Ödülü almasına da sanki kendim almışcasına seviniyorum.

Eleştirilerimi, kendimi Alman toplumun bir parçası olarak gördüğümden yapıyorum. Eleştirilerim daha huzurlu, daha sağlıklı bir kaynaşma ve kardeşlik sağlamak içindir.

Benim dünyam Almanya’da renklendi ve genişledi. Alman dostlarımdan beni olduğum gibi kabul etmelerini, beni kendilerine benzetmeye çalışmamalarını istiyorum. Tek meyveyle bahçe olmaz! Ben Almanya bahçesinde kendi rengimde, kendi varlığımla yer almak istiyorum. Almanya işte o zaman benim Almanyam olacaktır.

 

Bochum, 11 Ocak 2008                                                 Kemal Yalçın

 

-->

Dünya bizim vatanımız

Konuk Defteri

books 925891 1920
Kitaplarım, şiirlerim, edebiyat çalışmalarım hakkında okuyucularımdan, arkadaşlarımdan çeşitli mektuplar, yazılar alıyorum. Bunlardan bazılarını, uygun gördüklerimi burada yayınlıyorum. [Devam]

Eğitim

bookshelf 413705 1920
İlkokuldan sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na ve daha sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gittim. Toplam 10 yıl yatılı öğrenci olarak okudum. [Devam oku]

Sipariş

gifts 570821 1920
Bu web sitesinde tanıtılan kitapların tümü buradan sipariş edilebilir. İyi okumalar. [Devam]