Elleriniz çiçeklensin,

Sevgili Öğretmenim Mehmet Kahvecioğlu!

 

 

Kemal Yalçın

 

 

Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’nin ilk kez düzenlediği „Mustafa Necati  Ödülü“nün Isparta Gönen Öğretmen Okulu emekli müdürlerinden Mehmet Kahvecioğlu’na verilmesine çok memnun oldum.

Böyle anlamlı bir ödülü düzenleyen Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’ni de kutluyorum.

1962-1963 ders yılında yazılı ve sözlü sınavları kazanarak Gönen Öğretmen Okulu’nda okuma imkanı elde etmiştim. Gönen benim için yeni bir hayatın başlangıcı olmuştu. Gönen olmasa belki de okuyamam, köyde toprak kavgası, su kavgası gibi daracık bir dünya içinde ömrü geçen sıradan bir çiftçi olurdum.

Gönen’e gidemesem belkide iyi bir tarikatçı da olabilirdim.

Dedem kış aylarında evimizde mahalle çocuklarına din dersleri verir, namaz surelerini ezberletirdi. Ben de dedemin yanıbaşına oturur, dikkatle dinlerdim. Dört beş yaşımdayken bütün namaz surelerini, temel dini bilgileri ezberlemiştim. Benden büyük çocukların okuyamadıkları sureleri su gibi okur, karşılığında dedemden on kuruş ödül alırdım. Bu benim şeker ve leblebi paramdı. Bu on kuruşu alabilmek için saatlerce tüm dikkatimle dedemin anlattılarını dinler, çocukların yanlışlarını bulmaya çalışırdım.

Kadınların kızların kısa kollu elbise giydikleri zaman cehenemde cayır cayır yanacaklarını ezberlemiştim. Cehennem ateşinin korkusuyla tir tir titrerdim.

Çok sevdiğim, hiç unutamadığım ilkokul öğretmenim Keriman Öğretmen birinde okula yarım kollu bir elbise ile gelmişti. Cehennem ateşinde cayır cayır yanacaği için çok üzülmüştüm.

„Öğretmenim, cehennemde cayır cayır yanacaksın!“ dedim.

Güldü. Başımı okşadı.

„Neden yavrum?“ dedi.

„Dedem söyledi, kolunuzun açık kısımlarını Allah yakacak!“

„Üzülme yavrum Allah insanı yakmaz, sever!“ dedi.

Ama ben Allah’ın Keriman Öğretmeni yakacağına inanıyor ve çok üzülüyordum.

 

*

 

Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na geldiğimde şeytan ve cehennem korkusu içindeydim.

Yatakhanemizin eski bir mezarlık içine yapıldığını duyunca birinci sınıf öğrencileri olarak geceleri karanlıkta uyuyamaz olduk. O yıllarda okulun elektrikleri motorlu bir jenaratörle üretilirdi ve gece saat dokuz - on sularında motor durur ve Gönen karanlığa gömülürdü. Okula başlayalı henüz bir iki ay kadar olmuştu. Bir arkadaşımız geceleri „Şeytanlar geliyor! Beni götürecekler!“ diye bağırmaya başlıyordu. Koğuştaki ranzalarda yatan bizler şeytan korkusuyla sabaha kadar uyuyamıyorduk.

Birinci sınıf öğrencilerinin mütalaa saatlerinde 6. sınıflardan abiler sınıfa gelir, öğrencilere her konuda yardımcı olurlardı. Biz de şeytan korkusunu abimize söyledik.

„Korkmayın! Ben gelir sizinle yatarım!“ dedi.

Bir ay kadar bizim koğuşta yattı. Bizi okul hayatına alıştırdı.

 

*

1960’lı yıllarda Gönen’de öğrenciler arasında kitap okuma yarışı vardı. Abiler küçük sınıflara okuyacakları kitapları tavsiye ederlerdi. Öğretmenlerimiz kitap okumayı teşvik eder, kitap okuyan öğrencileri severlerdi.

Gönen’nin kitaplığında binlerce cilt kitap vardı. Bütün dünya klasikleri öğrencilerin okumasına sunulmuştu. Bizler susamış toprakların suya kavuşması gibi  kitaba, dergiye, gazeteye kavuşmuştuk.

Su içer gibi okuyorduk kitapları.

Okudukça cinden, şeytandan kurtulduk...

Okudukça aydınlanıyordu kafamızın içindeki karanlıklar...

Okudukça insan sevgisini, toprağın sesini, kuşların dilini öğreniyorduk.

Gönen kafamdaki tabuları sarsmış, ezberlenmiş yanlış önyargı ve bilgileri yıkmıştı.

 

*

 

Mehmet Kahvecioğlu okul müdürümüzdü.

950’si yatılı erkek, 50’si gündüzlü kız olmak üzere 1000 öğreci vardı Gönen’de.

Yatılı öğrenciler Isparta, Denizli, Burdur, Muğla ve Afyon bölgesinden seçilip gelmişlerdi.

Ailelerimizi sadece yaz ve yarıyıl tatillerinde görebiliyorduk. Ana baba sevgisini öğretmenlerimizden alıyorduk.

Mehmet Kahvecioğlu, sadece saygın bir okul müdürümüz değil; esas olarak şevkatli bir babamızdı. Cumartesi ve Pazar akşamları yapılan bayrak törenlerinde ve diğer toplantılarda bizlere „evlatlarım“ „oğlum“, „kızım“ diye hitap ederdi. Okul hayatımda öğrencilere hakaret ettiğini, şiddet kullandığını görmedim. Onun dediklerini korkudan değil, sevgi ve saygıdan yapardık.

 

*

 

Kahvecioğlu bizlerin her yönümüzle, her türlü insan hallerimizle ilgilenirdi.

Nöbetçi öğretmenler gece saat on sularında yatakhaneleri tek tek kontrol ederlerdi. Bir öğretemimiz vardı. Şimdi adını bile unuttum. Çok döverdi bizleri. Bir gece nöbeti sırasında hışımla yatakhanemize geldi. Birkaç arkadaşımız gürültü mü yapmıştı, yoksa uyumamış mıydı, tam bilmiyorum. Hepimizi sıra dayağına çekti. Bu öğretmenimin adını unuttum, ama o geceki sıra dayağının acısını hiç unutamadım.

Kahvecioğlu ise gece yarılarında yatakhanelere sessizce gelir, üstü açılan öğrencilerin üstlerini bir baba şevkatiyle örter, uyuyamayanlara neden uyumadıklarını sorar, sayıklayanların başını okşar, horlayanların yastıklarını düzeltir giderdi. Sadece bu baba şevkati bile bence bir öğretmeninin niteliğinin iyi bir ölçüsüdür.

 

*

 

Mehmet Kahvecioğlu, ezberci, kuru ders bilgileriyle sınırlı bir eğitime karşıydı. Gönen’i bölgesinde ve Türkiye çapında sporda, kültürel etkinliklerde ve eğitim kalitesinde saygın bir eğitim yuvası haline getirmeye çalışıyordu.

Tiyatro kolu, bizim zamanımızda „Buzlar Çözülmeden“ ve „Kral Oidipus“ oyunlarını sahneye koymuştu. Bu oyunlarda öğretmen ve öğrenciler rol almıştı.

Müzikhaneye yeni mandolinler, klasik müzik çalan aletler onun zamanında gelmişti.

Dördüncü sınıftan beşinci sınıfa ikmale kalmadan geçen öğrencilere „Türkiye Gezisi Ödülü“ onun zamanında uygulandı. Bizler Isparta’dan Rize’ye kadar Türkiye turu yapmıştık.

 

*

 

Kahvecioğlu suskun köy çocuklarının özgürce konuşmasını istiyordu. Onun zamanında öğrenciler okuldaki eğitim ve öğretimin işleyişinde, uygulanmasında söz sahibiydiler.

Her ay sinema salonunda tüm öğrencilerin, öğretmenlerin, gerektiğinde hademelerin, aşçıbaşının, şoförlerin katıldığı bir toplantı yapılırdı.

Bu toplantılarda okulun tüm işleri usulüne göre ele alınır, öğrenciler düşüncelerini, önerilerini açık açık söyler; hatta öğrenciler verilen dersleri yada öğretmenleri eleştirebilirdi.

Bu toplantılardan birinde söz aldım. Hatırladığım kadarıyla 4. sınıf öğrencisiydim.

Tarih dersini ve tarih öğretmenimizi eleştirmeye başladım:

„Ben Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi öncesinde, atının kuyruğunu nasıl bağladığını öğrenmek istemiyorum, bu seferin neden ve niçin yapıldığını, tarihsel sonuçlarını ve bugüne etkilerini öğrenmek istiyorum!“ derken, ön sırada oturan tarih öğretmenimiz ayağa kalktı, bana müdahale etti, sözümü kesmek istedi.

Okul Müdürü Mehmet Kahvecioğlu:

„Osman Bey! Osman Bey! Çocuğa müdahale etme! Sözünü kesme!“ dedi. Bana da „Evladım konuş! Ne biliyorsan, ne düşünüyorsan söyle!“ demişti.

Ben Kahvecioğlu’nun öğrencilerinin düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan çağdaş yönünü sevdim ve kendime örnek aldım.

 

*

 

Gönen’de bizlere doğru okuma, doğru yazma; okuduğunu anlama, anladığını başkalarına anlatabilme, düşüncelerini yazıya dökme beceri ve sevgisi verilmeye çalışılıyordu.

Gönenliler arasında  şiir yazma ve okuma, öykü ve roman okuma ve yazma özel bir saygı ve teşvik görüyordu.

Ben ilk şiirlerimi Gönen’in gül bahçelerinde yazmıştım. Yazdığım şiir ve yazılar „Gonca“ adlı okul gazetesinde yayınlanmıştı.

Gönen Öğretmen Okulu, Mehmet Kahvecioğlu’nun müdürlüğü zamanında yoksul köy çocuklarının beyinlerinin çağdaş bir anlayışla aydınlatıldığı bir eğitim yuvasıydı.

Orada yarının öğretmenlerine hayata eleştirel bakabilme, araştırma, tabuları yıkma ve hümanist bir yurtseverlik bilinci veriliyordu.

Öğretmenler çok nitelikliydi. Mesleklerinde yetkin ve özverili insanlardı.

Hepimiz kendimizi „Anlımızda bilgilerle“ Anadolu bozkırını yeşertme adamıştık.

Dinsel bağnazlığa, siyasal gericiliğe, Türkiye’nin toplumsal ilerlemesini engelleyen güçlere karşı mücadeleye hazırlanıyorduk. Okulumuzun en yüksek binasının çatısına her yerden görülebilecek şekilde, Mustafa Kemal’in „Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.“ özdeyişini Mehmet Kahvecioğlu yazdırmıştı.

Kompozisyon derslerinde hemen hemen her öğrenciye bu söz açıklattırılmıştı. Yarının, özgür ve demokratik Türkiye’sini yaratacak nesillerini yetiştirecek  öğretmen adaylarına „Hayatta en gerçek yol göstericinin bilim olduğu“ bilinci kazandırılmaya çalışılıyordu.

Bilimle gidilmeyen yolun sonunun karanlık olacağı düşüncesini Gönen Öğretmen Okulu’nda öğrenmiştim. Bu bilinci bizlere kazandıran eğitim kadrosunu bir orkestra şefi hüneriyle yönlendirmiş olan sevgili okul müdürümüz Mehmet Kahvecioğlu’na en derin şükranlarımı sunarım.

 

*

 

Gönen Öğretmen Okulu, Gönen Köy Enstitüsü’nün devamıydı. Okulumuz 600 dönümlük büyük bir arazi üzerine kurulmuştu. Gülbahçelerimiz, sebze ve meyve bahçelerimiz, bağlarımız, ahırımız, ineklerimiz, arı kovanlarımız, kuluçka makinamız, yüzlerce tavuğumuz vardı.

Bütün işleri biz öğrenciler severek yapıyorduk.

Her yıl mayıs ayı sonunda dersler bitince 5. sınıftan 6. sınıfa geçen öğrenciler bir haftalığına köylerine izine gider gelir ve haziran ayında okulun bağına bahçesine, malına masadına bakarlardı.

1967 yılı Mayıs ayının sonunda sınıfı geçmiş olmanın sevinciyle memleketim olan Denizli’nin Honaz bucağına gittim.

Anamla babamla, dedemle ninemle, ailemle hasret giderdim.

Türkiye 1967 genel seçimlerinin propaganda sürecini yaşıyordu.

Vardığım günün akşamı Honaz’da, Belediye Kahvesi’nin önünde Adalet Partisi’nin seçim toplantısı varmış.

Akşam yemeğimizi yedik. Evimiz belediye binasının hemen arkasında olduğundan toplantıdan gelen sesleri duymaya başlamıştım.

Merak ettim. Gidip konuşmaları dinleyeyim dedim.

Vardığımda kahvenin önü dolmuştu. Ben de arkadaşlarımla birlikte konuşmaları dinlemeye başladım.

Bir milletvekili adayı kürsüye davet edildi. Alkışlarla mikrofonu eline aldı. Başladı konuşmaya:

„Kredi vereceğiz!“

„Ortaokul açacağız!“

„Yol yapacağız!“

„Yetiştirdiğiniz kirazları domatesleri daha yüksek fiyattan sattıracağız!“

Konuşması bitince yanına vardım.

„Müsaade ederseniz, ben de konuşmak istiyorum!“ dedim.

Mikrofonu kapatarak elime verdi.

Gönen’de mikrofon açıp kapatmayı öğrenmiştik.

Açtım mikrofonu, başladım konuşmaya:

„Sayın milletvekili adayına bana konuşma hakkı verdiği için çok teşekkür ederim. Sayın milletvekili adayı kredi vereceğim diyor. Sağ olsun! Ama krediyi kime verecek? Honaz’ın yoksullarına mı verekcek, zenginlerine mi?“

Daha cümlemi bitirmeden bir şişe rakıya fedayilik yapan biri geldi.

„Kes sesini! Burası çocuk yuvası değil!“ diyerek tehdit etti.

Konuşmaya devam ettim.

„Ortaokul açacaklarmış! Çok teşekkür ederim. Ama bu okuldaki eğitim nasıl bir eğitim olacak?“

Henüz sorumu bitirmeden milletvekili adayı öfkeyle yanıma geldi, boğazımı sıktı. Nefes alamıyorum! O anda Halk Partili Süleyman Akgündüz ile Ali Erşan imdadıma yetiştiler. Milletvekili adayının boğazımı sıkan ellerine vurarak beni kurtardılar.

Ortalık karıştı. Adalet Partililer beni bir anda top gibi tutarak havaya attılar. Elden ele top gibi atılarak kendimi kahvenin dışında buluverdim.

Boğazım acıyor, ayaklarım titriyordu.

Ne olduğunu tam anlayamadım.

Ben gerçekleri söylemek istemiştim.  Milletvekili adayı beni öldürmek istemişti!

Neydi bunun sebebi?

Milletvekili adayı konuşmaya başladı:

„Bu çocuk zehirlenmiş! Bu çocuğa kızılcık şurubu içirilmiş! Ben bu çocuğu okuduğu okuldan attıracağım!“

Daha fazla beklemeden eve geldim.

Annem, perişan halimi görünce telaşlandı.

Su içirdi.

Sonra ağabeyim geldi.

Çok öfkeliydi. „Ben seni Gönen’e komünist ol diye mi gönderdim?“ diyerek iki tokat attı. Milletvekili adayının boğazımı sıkması değil, ağabeyimin tokatı bana çok dokundu. Gözlerimden yaş akıyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum!

Annem sarıldı bana! O da ağlıyor!

Annem gözyaşımı dindirdi.

Ama okuldan atılma korkusu beni öldürecekti.

Oysa ben beş yıldan beri „iyi“ ve „pekiyi“den başka not almamıştım. Yüksek öğretmen okuluna gitme hakkını elde etmiştim. Ya bu milletvekili adayı beni okuldan attırırsa, ne yapardım?

Ertesi sabah erkenden annemle birlikte bahçeye gittik.

Öğleye doğru ağabeyim yanımıza geldi. Çok öfkeliydi. Elime bir kazma verdi. Honaz yolunun kenarındaki bağımızın içindeki deve dikenlerini kazdırmaya başladı. Yer beton gibi. Vuruyorum! Kazma geçmiyor! Elim Gönen’de hamlaşmış. Kazmanın sapını tutan ellerimin  içi patladı, kanamaya başladı.

Annem ağlıyor! Ağabeyime „Eziyet etme çocuğa!“ diye yalvarıyor.

Yoldan geçen bir Honazlı laf attı:

„Kazdır, kazdır! Kızılcık şurubu nasıl içilirmiş öğrensin!“

Laf atana bakıyorum! Daha doğru dürüst eşeğe binmesini bile bilmeyen biri. Ben bu insanlara kredi verilsin diye konuşmuştum akşam!

Ağabeyim sinirleniyor iyice:

„Yanına gelmiyeyim! Yırtarım ağzını! Sen yoluna devam et, karışma kardeşime!“

Kuyruğunu kısıp, eşeğine „deh“ deyip uzaklaşıyor yanımızdan.

Ellerimden kan akıyor!

Annem yalvarıyor ağabeyime.

„Yeter oğlum! Çocuk doğru söylemiş! Ne suçu var bunun!“

Ağabeyim sonunda annemin sözünü dinledi:

„Bırak baltayı elinden! Git eve! Eşyalarını topla. Doğru git Gönen’e!“

Dediklerini yaptım. Bir haftalığına izine geldiğim Honaz’da bir gece kaldıktan sonra Gönen’in yolunu tuttum.

 

*

 

Gönen’e ertesi gün öğleden sonra varabildim. Okul bomboştu. Arkadaşlarım henüz izinden dönmemişlerdi. Tek başıma idare binasının önüne gittim. Havuz’un fıskiyesi şırıl şırıl akıyordu. Öğretmenlerim kocaçamın gölgesine oturmuş dinleniyorlardı.

Önce din dersi öğretmenim rahmetli Aziz Üstün beni gördü.

„Ne oldu Kemalim? Nedir bu halin? Niye geldin?“

Ağlamaya başladım. Tutamıyorum kendimi!

Mehmet Kahvecioğlu hemen yerinden kalkıp geldi:

„Ne oldu oğlum sana? Ağlama, anlat!“

Bütün öğretmenler yanıma geldiler.

Anlattım başıma gelenleri:

„Milletvekili adayı beni okuldan attıracakmış!“

Mehmet Kahvecioğlu, beni sol koltuğunun altına aldı.

„Oğlum Kemal! Korkma! Ben bu okulda müdür olduğum sürece kimse senin kılına dokunamaz!“ dedi.

Şevkatle başımı okşadı. Babamdan, ağabeyimden görmediğim anlayışı, sevgiyi, şevkati, desteği Mehmet Kahvecioğlu’ndan görmüştüm.

Sadece bu çağdaş, özgürlükçü tutumu bile bence onun Mustafa Necati Ödülünü almasına yeter.

Tebeşir tutan elleriniz çiçeklensin sevgili müdürüm!

Ömrünüz su gibi uzun olsun!

Size derin saygı ve şükranlarımı sunuyorum.

 

Bochum, 22 Eylül 2007                                                         679 Kemal Yalçın

                                                       1966-1967 ders yılı 5a şubesi öğrencilerinden

 

 

 

Yeni Kitap

SüryanilerVeSEYFO kitap kapaklari
Bu kitabımda, dünden bugüne Süryanilerin tarihini, 1915’te SEYFO olarak adlandırılan soykırım sırasında Süryanilerin başlarına gelenleri... [Devam]

Özyaşam

kemalyalcin1
Kemal Yalçın, 05.09.1952 günü Denizli'nin Honaz bucağında doğdu. Isparta Gönen Öğretmen Okulu'nda okudu. İstanbul Çapa...[Devam oku]

 

Kitaplar

books 1149959 1920
İlk şiirimi 1964 yılında, Isparta Gönen Öğretmen Okulu birinci sınıf öğrencisi iken yazmıştım. Düzenli yazmaya 1973’de başladım. [Devam oku]

Şiirler

young girl 1149701 1920
Yazarlık hayatıma şiirle başladım. En zor günlerimde, en yalnız anlarımda, en duygusal hallerimde şiir benim elimden tuttu. [Devam oku]

Yazılar

book 1091627 1920
Şiir, öykü ve romanın dışında, düşünce ve görüşlerimi deneme, makale, gazete yazısı biçimlerinde dile getiriyorum. [Devam oku]

Yazarlar

fgd
Bu dünya gelimli gidimli bir dünya. Sevgili dostlarımı, değerli yazar arkadaşlarımı birer birer sonsuzluğa uğurladık. Onları bu sayfada... [Devam oku]

 

 

Kemal Yalçın

 

 

Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’nin ilk kez düzenlediği „Mustafa Necati  Ödülü“nün Isparta Gönen Öğretmen Okulu emekli müdürlerinden Mehmet Kahvecioğlu’na verilmesine çok memnun oldum.

Böyle anlamlı bir ödülü düzenleyen Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği’ni de kutluyorum.

1962-1963 ders yılında yazılı ve sözlü sınavları kazanarak Gönen Öğretmen Okulu’nda okuma imkanı elde etmiştim. Gönen benim için yeni bir hayatın başlangıcı olmuştu. Gönen olmasa belki de okuyamam, köyde toprak kavgası, su kavgası gibi daracık bir dünya içinde ömrü geçen sıradan bir çiftçi olurdum.

Gönen’e gidemesem belkide iyi bir tarikatçı da olabilirdim.

Dedem kış aylarında evimizde mahalle çocuklarına din dersleri verir, namaz surelerini ezberletirdi. Ben de dedemin yanıbaşına oturur, dikkatle dinlerdim. Dört beş yaşımdayken bütün namaz surelerini, temel dini bilgileri ezberlemiştim. Benden büyük çocukların okuyamadıkları sureleri su gibi okur, karşılığında dedemden on kuruş ödül alırdım. Bu benim şeker ve leblebi paramdı. Bu on kuruşu alabilmek için saatlerce tüm dikkatimle dedemin anlattılarını dinler, çocukların yanlışlarını bulmaya çalışırdım.

Kadınların kızların kısa kollu elbise giydikleri zaman cehenemde cayır cayır yanacaklarını ezberlemiştim. Cehennem ateşinin korkusuyla tir tir titrerdim.

Çok sevdiğim, hiç unutamadığım ilkokul öğretmenim Keriman Öğretmen birinde okula yarım kollu bir elbise ile gelmişti. Cehennem ateşinde cayır cayır yanacaği için çok üzülmüştüm.

„Öğretmenim, cehennemde cayır cayır yanacaksın!“ dedim.

Güldü. Başımı okşadı.

„Neden yavrum?“ dedi.

„Dedem söyledi, kolunuzun açık kısımlarını Allah yakacak!“

„Üzülme yavrum Allah insanı yakmaz, sever!“ dedi.

Ama ben Allah’ın Keriman Öğretmeni yakacağına inanıyor ve çok üzülüyordum.

 

*

 

Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na geldiğimde şeytan ve cehennem korkusu içindeydim.

Yatakhanemizin eski bir mezarlık içine yapıldığını duyunca birinci sınıf öğrencileri olarak geceleri karanlıkta uyuyamaz olduk. O yıllarda okulun elektrikleri motorlu bir jenaratörle üretilirdi ve gece saat dokuz - on sularında motor durur ve Gönen karanlığa gömülürdü. Okula başlayalı henüz bir iki ay kadar olmuştu. Bir arkadaşımız geceleri „Şeytanlar geliyor! Beni götürecekler!“ diye bağırmaya başlıyordu. Koğuştaki ranzalarda yatan bizler şeytan korkusuyla sabaha kadar uyuyamıyorduk.

Birinci sınıf öğrencilerinin mütalaa saatlerinde 6. sınıflardan abiler sınıfa gelir, öğrencilere her konuda yardımcı olurlardı. Biz de şeytan korkusunu abimize söyledik.

„Korkmayın! Ben gelir sizinle yatarım!“ dedi.

Bir ay kadar bizim koğuşta yattı. Bizi okul hayatına alıştırdı.

 

*

1960’lı yıllarda Gönen’de öğrenciler arasında kitap okuma yarışı vardı. Abiler küçük sınıflara okuyacakları kitapları tavsiye ederlerdi. Öğretmenlerimiz kitap okumayı teşvik eder, kitap okuyan öğrencileri severlerdi.

Gönen’nin kitaplığında binlerce cilt kitap vardı. Bütün dünya klasikleri öğrencilerin okumasına sunulmuştu. Bizler susamış toprakların suya kavuşması gibi  kitaba, dergiye, gazeteye kavuşmuştuk.

Su içer gibi okuyorduk kitapları.

Okudukça cinden, şeytandan kurtulduk...

Okudukça aydınlanıyordu kafamızın içindeki karanlıklar...

Okudukça insan sevgisini, toprağın sesini, kuşların dilini öğreniyorduk.

Gönen kafamdaki tabuları sarsmış, ezberlenmiş yanlış önyargı ve bilgileri yıkmıştı.

 

*

 

Mehmet Kahvecioğlu okul müdürümüzdü.

950’si yatılı erkek, 50’si gündüzlü kız olmak üzere 1000 öğreci vardı Gönen’de.

Yatılı öğrenciler Isparta, Denizli, Burdur, Muğla ve Afyon bölgesinden seçilip gelmişlerdi.

Ailelerimizi sadece yaz ve yarıyıl tatillerinde görebiliyorduk. Ana baba sevgisini öğretmenlerimizden alıyorduk.

Mehmet Kahvecioğlu, sadece saygın bir okul müdürümüz değil; esas olarak şevkatli bir babamızdı. Cumartesi ve Pazar akşamları yapılan bayrak törenlerinde ve diğer toplantılarda bizlere „evlatlarım“ „oğlum“, „kızım“ diye hitap ederdi. Okul hayatımda öğrencilere hakaret ettiğini, şiddet kullandığını görmedim. Onun dediklerini korkudan değil, sevgi ve saygıdan yapardık.

 

*

 

Kahvecioğlu bizlerin her yönümüzle, her türlü insan hallerimizle ilgilenirdi.

Nöbetçi öğretmenler gece saat on sularında yatakhaneleri tek tek kontrol ederlerdi. Bir öğretemimiz vardı. Şimdi adını bile unuttum. Çok döverdi bizleri. Bir gece nöbeti sırasında hışımla yatakhanemize geldi. Birkaç arkadaşımız gürültü mü yapmıştı, yoksa uyumamış mıydı, tam bilmiyorum. Hepimizi sıra dayağına çekti. Bu öğretmenimin adını unuttum, ama o geceki sıra dayağının acısını hiç unutamadım.

Kahvecioğlu ise gece yarılarında yatakhanelere sessizce gelir, üstü açılan öğrencilerin üstlerini bir baba şevkatiyle örter, uyuyamayanlara neden uyumadıklarını sorar, sayıklayanların başını okşar, horlayanların yastıklarını düzeltir giderdi. Sadece bu baba şevkati bile bence bir öğretmeninin niteliğinin iyi bir ölçüsüdür.

 

*

 

Mehmet Kahvecioğlu, ezberci, kuru ders bilgileriyle sınırlı bir eğitime karşıydı. Gönen’i bölgesinde ve Türkiye çapında sporda, kültürel etkinliklerde ve eğitim kalitesinde saygın bir eğitim yuvası haline getirmeye çalışıyordu.

Tiyatro kolu, bizim zamanımızda „Buzlar Çözülmeden“ ve „Kral Oidipus“ oyunlarını sahneye koymuştu. Bu oyunlarda öğretmen ve öğrenciler rol almıştı.

Müzikhaneye yeni mandolinler, klasik müzik çalan aletler onun zamanında gelmişti.

Dördüncü sınıftan beşinci sınıfa ikmale kalmadan geçen öğrencilere „Türkiye Gezisi Ödülü“ onun zamanında uygulandı. Bizler Isparta’dan Rize’ye kadar Türkiye turu yapmıştık.

 

*

 

Kahvecioğlu suskun köy çocuklarının özgürce konuşmasını istiyordu. Onun zamanında öğrenciler okuldaki eğitim ve öğretimin işleyişinde, uygulanmasında söz sahibiydiler.

Her ay sinema salonunda tüm öğrencilerin, öğretmenlerin, gerektiğinde hademelerin, aşçıbaşının, şoförlerin katıldığı bir toplantı yapılırdı.

Bu toplantılarda okulun tüm işleri usulüne göre ele alınır, öğrenciler düşüncelerini, önerilerini açık açık söyler; hatta öğrenciler verilen dersleri yada öğretmenleri eleştirebilirdi.

Bu toplantılardan birinde söz aldım. Hatırladığım kadarıyla 4. sınıf öğrencisiydim.

Tarih dersini ve tarih öğretmenimizi eleştirmeye başladım:

„Ben Yavuz Sultan Selim’in Mısır Seferi öncesinde, atının kuyruğunu nasıl bağladığını öğrenmek istemiyorum, bu seferin neden ve niçin yapıldığını, tarihsel sonuçlarını ve bugüne etkilerini öğrenmek istiyorum!“ derken, ön sırada oturan tarih öğretmenimiz ayağa kalktı, bana müdahale etti, sözümü kesmek istedi.

Okul Müdürü Mehmet Kahvecioğlu:

„Osman Bey! Osman Bey! Çocuğa müdahale etme! Sözünü kesme!“ dedi. Bana da „Evladım konuş! Ne biliyorsan, ne düşünüyorsan söyle!“ demişti.

Ben Kahvecioğlu’nun öğrencilerinin düşünce ve ifade özgürlüğünü savunan çağdaş yönünü sevdim ve kendime örnek aldım.

 

*

 

Gönen’de bizlere doğru okuma, doğru yazma; okuduğunu anlama, anladığını başkalarına anlatabilme, düşüncelerini yazıya dökme beceri ve sevgisi verilmeye çalışılıyordu.

Gönenliler arasında  şiir yazma ve okuma, öykü ve roman okuma ve yazma özel bir saygı ve teşvik görüyordu.

Ben ilk şiirlerimi Gönen’in gül bahçelerinde yazmıştım. Yazdığım şiir ve yazılar „Gonca“ adlı okul gazetesinde yayınlanmıştı.

Gönen Öğretmen Okulu, Mehmet Kahvecioğlu’nun müdürlüğü zamanında yoksul köy çocuklarının beyinlerinin çağdaş bir anlayışla aydınlatıldığı bir eğitim yuvasıydı.

Orada yarının öğretmenlerine hayata eleştirel bakabilme, araştırma, tabuları yıkma ve hümanist bir yurtseverlik bilinci veriliyordu.

Öğretmenler çok nitelikliydi. Mesleklerinde yetkin ve özverili insanlardı.

Hepimiz kendimizi „Anlımızda bilgilerle“ Anadolu bozkırını yeşertme adamıştık.

Dinsel bağnazlığa, siyasal gericiliğe, Türkiye’nin toplumsal ilerlemesini engelleyen güçlere karşı mücadeleye hazırlanıyorduk. Okulumuzun en yüksek binasının çatısına her yerden görülebilecek şekilde, Mustafa Kemal’in „Hayatta en hakiki mürşit ilimdir.“ özdeyişini Mehmet Kahvecioğlu yazdırmıştı.

Kompozisyon derslerinde hemen hemen her öğrenciye bu söz açıklattırılmıştı. Yarının, özgür ve demokratik Türkiye’sini yaratacak nesillerini yetiştirecek  öğretmen adaylarına „Hayatta en gerçek yol göstericinin bilim olduğu“ bilinci kazandırılmaya çalışılıyordu.

Bilimle gidilmeyen yolun sonunun karanlık olacağı düşüncesini Gönen Öğretmen Okulu’nda öğrenmiştim. Bu bilinci bizlere kazandıran eğitim kadrosunu bir orkestra şefi hüneriyle yönlendirmiş olan sevgili okul müdürümüz Mehmet Kahvecioğlu’na en derin şükranlarımı sunarım.

 

*

 

Gönen Öğretmen Okulu, Gönen Köy Enstitüsü’nün devamıydı. Okulumuz 600 dönümlük büyük bir arazi üzerine kurulmuştu. Gülbahçelerimiz, sebze ve meyve bahçelerimiz, bağlarımız, ahırımız, ineklerimiz, arı kovanlarımız, kuluçka makinamız, yüzlerce tavuğumuz vardı.

Bütün işleri biz öğrenciler severek yapıyorduk.

Her yıl mayıs ayı sonunda dersler bitince 5. sınıftan 6. sınıfa geçen öğrenciler bir haftalığına köylerine izine gider gelir ve haziran ayında okulun bağına bahçesine, malına masadına bakarlardı.

1967 yılı Mayıs ayının sonunda sınıfı geçmiş olmanın sevinciyle memleketim olan Denizli’nin Honaz bucağına gittim.

Anamla babamla, dedemle ninemle, ailemle hasret giderdim.

Türkiye 1967 genel seçimlerinin propaganda sürecini yaşıyordu.

Vardığım günün akşamı Honaz’da, Belediye Kahvesi’nin önünde Adalet Partisi’nin seçim toplantısı varmış.

Akşam yemeğimizi yedik. Evimiz belediye binasının hemen arkasında olduğundan toplantıdan gelen sesleri duymaya başlamıştım.

Merak ettim. Gidip konuşmaları dinleyeyim dedim.

Vardığımda kahvenin önü dolmuştu. Ben de arkadaşlarımla birlikte konuşmaları dinlemeye başladım.

Bir milletvekili adayı kürsüye davet edildi. Alkışlarla mikrofonu eline aldı. Başladı konuşmaya:

„Kredi vereceğiz!“

„Ortaokul açacağız!“

„Yol yapacağız!“

„Yetiştirdiğiniz kirazları domatesleri daha yüksek fiyattan sattıracağız!“

Konuşması bitince yanına vardım.

„Müsaade ederseniz, ben de konuşmak istiyorum!“ dedim.

Mikrofonu kapatarak elime verdi.

Gönen’de mikrofon açıp kapatmayı öğrenmiştik.

Açtım mikrofonu, başladım konuşmaya:

„Sayın milletvekili adayına bana konuşma hakkı verdiği için çok teşekkür ederim. Sayın milletvekili adayı kredi vereceğim diyor. Sağ olsun! Ama krediyi kime verecek? Honaz’ın yoksullarına mı verekcek, zenginlerine mi?“

Daha cümlemi bitirmeden bir şişe rakıya fedayilik yapan biri geldi.

„Kes sesini! Burası çocuk yuvası değil!“ diyerek tehdit etti.

Konuşmaya devam ettim.

„Ortaokul açacaklarmış! Çok teşekkür ederim. Ama bu okuldaki eğitim nasıl bir eğitim olacak?“

Henüz sorumu bitirmeden milletvekili adayı öfkeyle yanıma geldi, boğazımı sıktı. Nefes alamıyorum! O anda Halk Partili Süleyman Akgündüz ile Ali Erşan imdadıma yetiştiler. Milletvekili adayının boğazımı sıkan ellerine vurarak beni kurtardılar.

Ortalık karıştı. Adalet Partililer beni bir anda top gibi tutarak havaya attılar. Elden ele top gibi atılarak kendimi kahvenin dışında buluverdim.

Boğazım acıyor, ayaklarım titriyordu.

Ne olduğunu tam anlayamadım.

Ben gerçekleri söylemek istemiştim.  Milletvekili adayı beni öldürmek istemişti!

Neydi bunun sebebi?

Milletvekili adayı konuşmaya başladı:

„Bu çocuk zehirlenmiş! Bu çocuğa kızılcık şurubu içirilmiş! Ben bu çocuğu okuduğu okuldan attıracağım!“

Daha fazla beklemeden eve geldim.

Annem, perişan halimi görünce telaşlandı.

Su içirdi.

Sonra ağabeyim geldi.

Çok öfkeliydi. „Ben seni Gönen’e komünist ol diye mi gönderdim?“ diyerek iki tokat attı. Milletvekili adayının boğazımı sıkması değil, ağabeyimin tokatı bana çok dokundu. Gözlerimden yaş akıyor. Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum!

Annem sarıldı bana! O da ağlıyor!

Annem gözyaşımı dindirdi.

Ama okuldan atılma korkusu beni öldürecekti.

Oysa ben beş yıldan beri „iyi“ ve „pekiyi“den başka not almamıştım. Yüksek öğretmen okuluna gitme hakkını elde etmiştim. Ya bu milletvekili adayı beni okuldan attırırsa, ne yapardım?

Ertesi sabah erkenden annemle birlikte bahçeye gittik.

Öğleye doğru ağabeyim yanımıza geldi. Çok öfkeliydi. Elime bir kazma verdi. Honaz yolunun kenarındaki bağımızın içindeki deve dikenlerini kazdırmaya başladı. Yer beton gibi. Vuruyorum! Kazma geçmiyor! Elim Gönen’de hamlaşmış. Kazmanın sapını tutan ellerimin  içi patladı, kanamaya başladı.

Annem ağlıyor! Ağabeyime „Eziyet etme çocuğa!“ diye yalvarıyor.

Yoldan geçen bir Honazlı laf attı:

„Kazdır, kazdır! Kızılcık şurubu nasıl içilirmiş öğrensin!“

Laf atana bakıyorum! Daha doğru dürüst eşeğe binmesini bile bilmeyen biri. Ben bu insanlara kredi verilsin diye konuşmuştum akşam!

Ağabeyim sinirleniyor iyice:

„Yanına gelmiyeyim! Yırtarım ağzını! Sen yoluna devam et, karışma kardeşime!“

Kuyruğunu kısıp, eşeğine „deh“ deyip uzaklaşıyor yanımızdan.

Ellerimden kan akıyor!

Annem yalvarıyor ağabeyime.

„Yeter oğlum! Çocuk doğru söylemiş! Ne suçu var bunun!“

Ağabeyim sonunda annemin sözünü dinledi:

„Bırak baltayı elinden! Git eve! Eşyalarını topla. Doğru git Gönen’e!“

Dediklerini yaptım. Bir haftalığına izine geldiğim Honaz’da bir gece kaldıktan sonra Gönen’in yolunu tuttum.

 

*

 

Gönen’e ertesi gün öğleden sonra varabildim. Okul bomboştu. Arkadaşlarım henüz izinden dönmemişlerdi. Tek başıma idare binasının önüne gittim. Havuz’un fıskiyesi şırıl şırıl akıyordu. Öğretmenlerim kocaçamın gölgesine oturmuş dinleniyorlardı.

Önce din dersi öğretmenim rahmetli Aziz Üstün beni gördü.

„Ne oldu Kemalim? Nedir bu halin? Niye geldin?“

Ağlamaya başladım. Tutamıyorum kendimi!

Mehmet Kahvecioğlu hemen yerinden kalkıp geldi:

„Ne oldu oğlum sana? Ağlama, anlat!“

Bütün öğretmenler yanıma geldiler.

Anlattım başıma gelenleri:

„Milletvekili adayı beni okuldan attıracakmış!“

Mehmet Kahvecioğlu, beni sol koltuğunun altına aldı.

„Oğlum Kemal! Korkma! Ben bu okulda müdür olduğum sürece kimse senin kılına dokunamaz!“ dedi.

Şevkatle başımı okşadı. Babamdan, ağabeyimden görmediğim anlayışı, sevgiyi, şevkati, desteği Mehmet Kahvecioğlu’ndan görmüştüm.

Sadece bu çağdaş, özgürlükçü tutumu bile bence onun Mustafa Necati Ödülünü almasına yeter.

Tebeşir tutan elleriniz çiçeklensin sevgili müdürüm!

Ömrünüz su gibi uzun olsun!

Size derin saygı ve şükranlarımı sunuyorum.

 

Bochum, 22 Eylül 2007                                                         679 Kemal Yalçın

                                                       1966-1967 ders yılı 5a şubesi öğrencilerinden

 

 

 

-->

Dünya bizim vatanımız

Konuk Defteri

books 925891 1920
Kitaplarım, şiirlerim, edebiyat çalışmalarım hakkında okuyucularımdan, arkadaşlarımdan çeşitli mektuplar, yazılar alıyorum. Bunlardan bazılarını, uygun gördüklerimi burada yayınlıyorum. [Devam]

Eğitim

bookshelf 413705 1920
İlkokuldan sonra Isparta Gönen Öğretmen Okulu’na ve daha sonra da İstanbul Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’na gittim. Toplam 10 yıl yatılı öğrenci olarak okudum. [Devam oku]

Sipariş

gifts 570821 1920
Bu web sitesinde tanıtılan kitapların tümü buradan sipariş edilebilir. İyi okumalar. [Devam]